5/12/2009 · Kategori: siyaset


"""""""""""

 

Liberal Demokrat Parti Genel Başkanı Cem Toker' in ÜLKE TV de
yaptığı konuşmada, memurlar konusunda yaklaşımı, doğru ve isabetlidir.
TÜRKİYE MEMUR SALTANATI OLAN BİR ÜLKEDİR. Ankara'da oturan bir kişi
olarak her gün bu saltanata şahit olanlardanım.
Evime gitmek için bindiğim otobüs durağında yolu hep takip
ederim, Özel araçlardan çok Resmi araç geçtiğini görürüm, içinde ya
bir kişi vardır ya da iki kişi genel müdür, Müsteşar dışında, masa
şefleri veya AMİRLER DE, özel resmi araçla evlerine giderler.
Gazetelerini ve evdeki çocuklarının süt tedarikini, hatta evin
akşamlık veya sabahlık ekmek ihtiyacını bu resmi araçla yapanlara sık
sık rastlarım!
Sabah memurlar iş başına, çayla kahve ile başlarlar, Arkasından
günlük gazete okuma faslı gelir. saat 10.30 oldu mu, ara çay servisi
başlar, arkasından eş dosta devlete faturalı telefonlarla sohbetle,
muhabbetle bir saat geçer, gelsin öğlen yemeği saati, yemekte
devletten.
Vatandaş iş takibi için veya hak arama için gelse zaten memurların
kapıcısı, odacısı içerde toplantı var adına, şefin veya memurun yanına
sokmaz. Memura ulaşan talihli bir vatandaş olursanız şimdi çok önemli
iş yapıyoruz YARIN GEL diye atlatılırlar. Veya azarlanırsınız.
Öğlen sonu gene aynı çay kahve faslı, telefonla eş dost muhabbeti,
memur bekarsa kız tavlama telefon görüşmeleri sürer. Şimdilerde Memur
odalarına İNTERNET bağlandı internet gevezeliği, hovardalık faslı.
Akşam olur eve gidiş.
Gidiş ya kapı önüne bırakan, ücretsiz servis veya makam aracı ile.
Unutmayın çocuklar okuyorsa onun da okuldan resmi araçla alınması
faslı. Zaten ev büyük şehirlerde lojman. Gel keyfim gel. VATANDAŞ
KİMİN UMURUNDA.
300.000 adet her ihtiyacı Devletçe karşılanan MEMUR LOJMANLARI
300.000 adet özel şöförlü MAKAM ARAÇLARI
Şimdi memur adedi kadar cep telofonu İNTERNET tahsisatı.
BİR RİVAYETE GÖRE 3.000.000 657 Sayılı Kanuna Tabi MEMURLAR
3.000.000 veya belki daha fazla EMEKLİ
1.000.000. SÖZLEŞMELİ MEMUR. Onun emeklisi. HASTAHANESİ memura
torpilli ve özel. Çocuğuna özel ve torpilli okul. Yazlığı Eğitim
tesisi adına Bedava 5 YILDIZLI OTEL statüsünde ÖZEL , Misafirhanesi
ucuz, LÜKS ve özel.....HAKİM EVİ, POLİS EVİ, ÖGRETMEN EVİ, KARAYOLCU
EVİ, DSİ EVİ, SGK EVİ, ORDU EVİ, vs. Anadolu kulübü, Şehir kulübü.
Eh böyle bir ülkede MEMUR SALTANATI YOKTA NEREDE VAR?
TORPİL BULAMASSAN İŞİN SÜRÜNCEMEDE KALIR BU ÜLKEDE
TORPİLİN yoksa memur tanıdığın yoksa Türkiye'de yaşayamazsın.
Onun için evinden çıkma evde otur. İŞ YAPARSAN Maliyeciyi
kızdırmayacaksın kızdırırsan veya ..................................
vermezsen hemen vergi cezası karşında
Zabıtayı kızdırırsan veya rüşvet vermezsen Zabıta cezası
Polisi kızdırırsan resmi memura Hakaret veya el kaldırdın diye,
Darp'tan muamele. Tapu işlemlerini herkes bilir, Okullar da yardım
aidatları devam eder ama, öğrenci başarılı mı? Başarısız mı? kimsenin
umurlarında değil. Sağlık kuruluşları hala devasa torpilli çalışır.
Kamu kuruluşları ayrı bir saltanat sistemi. Belediyeler tarzına mahsus
bir tahakküm aracı
VATANDAŞIN ÇOCUKLARI OKUSUN DİYE KATSAYI EŞİTLENİR
AMA MAHKEME OLMAZ ÖYLE ŞEY? VATANDAŞLA MEMUR EŞİT Mİ OLUR DER?
Kızlar okusun derler, Halk çocuğu başı örtülü kızları okutmamak için
her türlü siyasi, İdari, Hukuki engel icat ederler, koyarlar. Bazı
partiler vatandaş haklarını vatandaşa verin derler, hemen kapatma
davası karşılarında, Bazı partiler 21 yüzyılda bu kutsallık ve faşizm
kokan 82 anayasasını değiştirelim sivil kişilerin yapacağı Demokratik
Anayasa yapalım derler, olmaz vatandaş cahil anayasa yapamaz derler.
Partiler memur saltanatına evet diyecek hale geldi mi genel
bütçeden para tahsis ederler alın bina kiranızı ödeyin çalıştırdığınız
kişilerin, maaşını verin derler. Seçimlerde ek parada verirler,
buyurun oy alıncaya kadar her türlü davulu zurnayı çalın, İtaatkar
milletvekili olacakları listenize yazın, OY ALIN GELİN. DEMOKRASİCİLİK
OYNAYALIM derler. Gerçek Demokrasi diyenlere, İnsan hakları diyenlere,
Özgürlük talep edenlere ADALET TALEP EDEN PARTİLERE vatandaşa
tahakküme YETER DEYECEKLEREDE ne para var ne de seçimde oy alma
çabasında eşitlik DERLER. Bu mu demokrasi? TÜRKİYE DE PARTİLERE BİR
BARAJ YETMEZ. İKİ BARAJ KOYARLAR. Kimsenin sesi çıkmaz.
DAHA FAZLA YAZAMAYACAGIM? CEM TOKER HAKLI. Evet Liberal Demokrat
Parti Genel Başkanı CEM TOKER HAKLI. Memur karşısında vatandaşı kim
savunacak. Elbetti siyasetçi işte CEM TOKER farkı, AZ DA SÖYLEDİ. Ben
tebrik ediyorum, Tebrikler
Hoşça Kalın.
Yusuf Ziya Kıvanç
LDP Gen. Bşk. Yrd.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/12/2009 · Kategori: sanat,bale,revu

"""""""""Önümüzdeki günlerde ve Haftalarda,"İZMİR,AYDIN VE KUŞADASI Çok Hareketli Geceler yaşayacağa benziyor. İşletmecilere ve Canlı Performans Sergileyecek olan Tüm Sanatçı Arkadaşlara Başarılar Diliyor, ve Tüm Müzikseverleri Ve Dostlarımızı Davet Ediyoruz.

 

Arkadaslar Bayram sonrasinda gecen sakin bir hafta ardindan bu Cumartesi Izmir Aydin ve Kusadasi yine cok hareketli..

IZMIR

MISCHKA CLUB / GECKO PARTY

SOHO / FIGEN SARIDAG

A + LIVE / HARUN AKIN

DICE PERFORMANCE HALL /

13:00 AFTERNOON PARTY

22:00 BEDUK

            

NOXX ROCK BAR / GRIPIN & SINESTEZI

KUSADASI

KULE BAR / NIDA SAN

MIRACLE LIVE / OZHAN

Mekanlar ve etkinlikler ile ilgili daha ayrintili bilgi icin lutfen http://senitaniyor.com ziyaret ediniz.

IYI EGLENCELER DILERIZ .

SENI TANIYOR EKIBI


 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/12/2009 · Kategori: yasam

""""""gamze Aksoy'dan


Belki topluca bir yöne gidiyorsunuz. Aslında kimse oraya gitmeyi de istemiyor olabilir. Ama hiçkimse sesini çıkartmıyordur. İşte bu duruma, kendi başından geçen bir olaydan esinlenerek, Yönetim Bilimleri Profesörü Jerry B. Harvey, “Abilene Çelişkisi” demiş..

Harvey, çok sıcak bir günde, Coleman Teksas’taki anne-babasının evinin verandasında, karısı, kendi annesi ve babasıyla domino oynamaktadır. Birden baba, 70 km uzaklıktaki Abilene kasabasına yemeğe gitmelerini önerir. Jerry’nin karısı, “güzel fikir” der. Jerry, sıcaktan ve yolun uzunluğundan dolayı gitmeyi pek istemese de, ters düşmemek için “Bence de iyi olur. Acaba annem de ister mi ki?” Annesi atılır: “Tabii ki gitmek isterim, Abilene kasabasına gitmeyeli çok zaman oldu”.

Yolculuk, sıcak, toz toprak içinde geçer. Çok uzun sürer. Lokantadaki yemekler de hiç iyi değildir. Toplam dört saat sonra dördü tekrar evdedirler. Anne, aslında evde kalmayı istediğini ama diğerlerinin heveslerini kırmamak için gitmeyi desteklediğini, itiraf eder. Jerry, “asıl ben ailede itiraz eden olmak istemediğim için “gidelim” dedim” der. Karısı ona döner: “Ben de seni mutlu etmek için gitmek istedim, kayınvalide, kayınpederle birlikte olalım dedim… Yoksa bu sıcakta... Deli miyim?” Babanın da Abilene kasabasına gitmeyi teklif etmesinin tek nedeni, diğerlerinin sıkılmış olduğunu düşünmesidir..

Aslında kimse gitmeyi istememiştir.

Abilene Çelişkisi, organizasyon içindeki çatışmaları değil, karar alma sürecini doğru düzgün yönetememekten ortaya çıkar. Grup içi iletişim, öyle bir şekilde bozulmuştur ki, grubun üyeleri kendi tercihlerinin gruba ters olduğunu düşünüp susmayı tercih ederler. Ama aslında yanılıyorlardır.

İnsanlar neden susarlar? Neden susuyoruz?

Korkuyoruz veya oraya ait hissetmiyoruz. Düşüncemizin doğruluğundan emin değiliz, belki de başkalarının daha iyi bildiğini sanıyoruz. Savaşmak istemiyoruz. Utanıyoruz. Alışık değiliz. Başka?
Kendimizi azınlık olarak görüp, sessiz kalıyoruz. Diğer istemeyenlerle birlik olup, lüzumsuz yolculuklar yapıyoruz. Belki moral yemeklerinde topluca eğleniyormuş gibi yapıyoruz. Toplantıların çoğunda saatler harcayıp, sonuçta isteklerimize ters kararlar alabiliyoruz. “Halkımız bizi seçiyor, toplum bunu istiyor” diyenlere çanak tutuyoruz.

Yani,bile bile lades..


İtirazı olan, şimdi konuşsun...

Yabancı filmlerdeki nikah sahnelerinde “Bu birlikteliğe itirazı olan varsa şimdi konuşsun, şimdi itiraz etmezse sonsuza dek sussun” derler ya… Seyrederken hep “saçma” gelirdi bana, “kim pişmiş aşa su katmak ister ki” diye düşünürdüm. Aslında belki de aş henüz tam olarak pişmemiş sayılabilir. Ne de olsa evlilik, aile olma yolculuğu henüz başlıyordur.

Belki de sıradanlaşmış, biraz yasak savma kabilinden görünen bu soru, çok çok önemli ve yerinde bir sorudur.
Hayattaki her yolculuğun başında bir kez daha sorulması gerekir: “İtirazı olan var mı?”

Eh, sorulunca da, cevap vermek gerekir!

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

1/12/2009 · Kategori: tarih

""""""""""

Cem Toker ile söyleşi

20080701_derin_dusunce_org_cem_toker2.jpg Sunuş: Liberalizm tarifi gereği ideolojik bir kalıba sığamayacak bir felsefe. Ne var ki ülkemizde hemen her kesimin ağzında bir hakaret gibi kullanılıyor. Uğruna mücadele verilmiş hatta ölünmüş ideolojileri terk eden, demokrasiyi ve bireysel özgürlüğü savunan eski solcular, eski ülkücüler, eski Kemalistler ve eski İslâmcılar “liberal” damgası yiyorlar. Belki de “dönek” diye suçlamanın entelektüel bir şekli bu…

20080701_derin_dusunce_org_ldp_amblemi.jpgLDP (Liberal Demokrat Parti) başkanı Cem Toker ile bir söyleşi yaptık geçen hafta. Kemalizm, eşcinsellik, Heybeliada Ruhban Okulu, Atilla Yayla’nın yargılanması ve daha birçok konuda görüşlerini paylaştı bizimle. Söyleşimizi internet üzerinden gerçekleştirdik. Değerli zamanını bize ayırdığı için kendisine teşekkür ediyoruz. Türkiye’de her şeyden önce çok sesliliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde Cem Toker‘in fikirlerini ilgi ile okuyacağınızı umuyoruz.

NOT: Kendisine ve partili arkadaşlarına sorularınızı buradan yöneltebilirsiniz. Tartışmaya katılmaları için onlara da davetiye göndereceğiz.MY

Liberalizm sizce ne anlama geliyor? Neden Türkiye’de bu kadar olumsuz bir imajı var?

C.T:  Liberalizm bir hürriyet felsefesidir. Herkesin seçtiği yaşam biçimini bir başkasına zarar vermeden sürdürmesini garanti altına alan ve devletin görevlerini de bu hak ve özgürlükleri korumakla sınırlayan bir siyasi felsefedir. Türkiye’de günümüze kadar hiçbir siyasi parti liberalizmi bu şekilde tanımlayıp, içine sindirerek politikalar üretmemiştir. Özal’ın ANAP’ı, Çiller’in DYP’si ve bugün AKP kendilerini daima muhafazakâr partiler olarak tanımlamışlar, ekonomik politikalarında ise liberal olarak adlandırdıkları, ama liberalizm ile uzaktan yakından alakası olmayan “devlet gözetiminde yağmalama kapitalizmini” liberal politikalar olarak tanımlamışlardır.

Liberallik ile demokratlık arasında bir seçim yapmak zorunda kalsanız ne yapardınız?

C.T: Demokrasi dışında liberalizm yaşayabilir mi? Daima önce liberalliği, yani özgürlüğümü garanti altına alan sistemi seçerdim. Evet demokrasi dışında da liberallik yaşanır. Liberaller için bizleri yönetenlerin ne kadar demokratik bir sistemle seçildiklerinden önce, o seçilenlerin hürriyetlerimizi ne kadar savundukları ve yaşattıkları önemlidir. Öyle krallıklar vardır ki, vatandaşlarına liberal bir sistem sunup hak ve özgürlüklerini garanti altına almışlardır ve öylesine demokrasiler vardır ki temel hak ve özgürlükleri hiçe sayarlar. Unutulmamalıdır ki, kendisine her demokratik cumhuriyet diyen sistem ikisi de değildir. Kuzey Kore’nin resmi ismi Demokratik Kore Halk Cumhuriyeti’dir.   

LDP iktidara gelse ilk değiştireceğiniz 3 şey nedir?

C.T:  a) Her yasa insan hak ve özgürlük alanını biraz daha daralttığı için 100′lerce gereksiz yasayı yürürlükten kaldırmak ve “devlet özel sektörün faaliyet gösterdiği alanlarda özel sektörle rekabete giremez” yasasını çıkartmak b) Tam bağımsız ve tarafsız bir yargıya doğru ilk adımı atmak için Adalet Bakanı ve Müsteşarını Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan çıkartmak c) Devletin vatandaşına sahtekâr gözüyle bakmadığını kanıtlamak için “beyan sistemi” ni yürürlüğe koyarak, nüfus sureti, ikametgah, diploma fotokopisi, savcılık sabıka kaydı gibi işkencelere son vermek. Öte yandan beyan sisteminde yalan beyana verilen cezaları çok daha ağırlaştırmak.   

LDP iktidara gelse hükümetin iyi yaptığı ve kesinlikle muhafaza edeceğiniz 3 şey ne olacaktır? 

C.T: Uzun uzun düşündüm ama 3 şey bulamadım. Liberal demokrasi en sıradan insanda bile başkalarında bulunmayan üstün bir nitelik olduğuna inanan bir düşüncedir. AKP teşkilatının geçmiş hükümetlerin ihmal ettiği her kesimden her vatandaşa erişebilme ve insan yerine koyma politikasını LDP olarak “sadaka ekonomisi” uygulamadan sürdürülmesini sağlardım.   

Heybeliada Ruhban Okulu ve Kıyafet Kısıtlamaları gibi konulardaki bakışınızı dile getirmişsiniz sitenizde. Kürtçe yasağını da dâhil edebileceğimiz bu ” yasaklar paketi” aslında bir tür ideal vatandaş oluşturma çabasını yansıtmıyor mu sizce? Bu bağlamda kıyafet yasakları uygulayan Iran ve Suudi Arabistan’a benzediğimiz söylenebilir mi?

C.T: Liberal Demokrat Parti’nin tam 14 senedir sloganı “biz devleti yönetmeye talibiz, insanların kalbini ve beynini değil” dir. Devleti yönetenlerin tek görevleri vatandaşın temel hak ve özgürlüklerini teminat altına almaktır. Vatandaş ne yer, ne içer, ne giyer, hangi dilden konuşur, neye inanır, neye tapar gibi konularla uğraşmak devletin görevi değildir. Bunlara karışmak hiçbir siyasinin haddine değildir. Maalesef, geçmiş hükümetler de, son 6 yıldır AKP hükümeti de “bir tane doğru vardır, o da bizim bildiğimizdir” zihniyetiyle siyaset yapmışlardır.

Bireysel özgürlüklerden yana duran LDP gibi bir partinin ulus-devlet kavramına bakışı nedir? “Devletin milleti ve ordusu ile bölünmez bütünlüğü” ifadesi içinde birey hâlâ bir şey ifade ediyor mu?

C.T: Bölünmez bütünlük 40′lı yıllardan kalma sloganlarla sağlanmaz. Türkiye farklı halklardan oluşan tek bir millettir. Devleti yönetenlerin görevi, sloganlarla bu topraklara bağlılık yaratmak değil, zenginlikle, refahla, huzurla, güvence altına alınmış hak ve hürriyetlerle herkesi bu vatanın ayrılmaz, ayrılmak istemeyeceği, bir parçası olmasını sağlamaktır.

12 Eylül darbesi sizce gerekli miydi? Bugün Kenan Evren’in yargılanması söz konusu olsa tavrınız ne olur?

C.T: Bu konuda farklı görüşler var. Benimki de onlardan fazla farklı olmayacaktır. Ancak Kenan Evren darbe yaptığından çok sıkıyönetim döneminde ortalık daha da kızışıp darbe haklı gösterilsin, halk tarafından kabul görsün diye görevini ihmalden yargılanmalıdır. Böyle bir girişime memnuniyetle destek veririm.  

Kemalizm’e bakışınız nedir? Geçmişte kalmış bir ideoloji mi yoksa Türkiye’yi aydınlık yarınlara taşıyacak fikrî bir altyapı mı?

C.T:  Kemalizm diye bir ideoloji yoktur. Mustafa Kemal’in ideolojisi yoktu. Hedefi vardı. Bilim, ilim ve irfanla çağdaş uygarlık düzeyinin yakalanması. Mustafa Kemal o hedefi göstermiştir. O hedefe nasıl varılacağını değil. Kemalizm, Türk halkının Atatürk’e duyduğu sevgi ve saygıyı siyasi çıkarlarına alet etmek isteyenlerin icadıdır. Aynen dini ve milli duyguları siyasete alet eden siyasiler gibi.

Atilla Yayla’nın yargılanması sırasında ve sonrasında parti olarak tavrınız ne oldu?

C.T:  Söz konusu dava Türkiye’yi diğer sayısız düşünce, fikir ve düşünceyi ifade davaları gibi küçük düşüren bir davadır. Sn. Yayla’nın yargılanmasını ve mahkûmiyetini elbette eleştirdik. Ülkemize ve diğer değerlere hakareti önlemeye yönelik 301 ve benzeri yasaların kendileri ülkemize hakarettir. Büyük devletlerin bu tür yasalara ihtiyaçları olmaz. Türkiye dünyanın 17. en büyük ekonomisi, 4. veya 5. en büyük ordusudur. Bu tür yasalara değil, hoşgörülü bir topluma ve yöneticilere ihtiyacı vardır.  

Eşcinsellik konusundaki duruşunuz nedir?  

Türkiye’de bu konuda değiştirmek istedikleriniz nelerdir? Yukarıda da ifade ettiğim gibi, bireylerin yaşam tarzları siyaseti ve siyasetçiyi ilgilendiren bir konu değildir. Devlet ve yasalar her vatandaşına ayrıcalık yapmadan yaklaşmaya mecburdur.

Bugün Avrupa birliği “evet” demiş olsa Türkiye’nin girmesini ister misiniz? Neden?

C.T: Bu varsayımlı bir soru. Önümüzdeki 10 sene ne AB ne de Türkiye bu birlikteliğe hazır değildir. Her iki tarafta yerine getirilmesi zor taahhütlerde bulunmuşlardır. Ancak, orta veya uzun dönemde AB diye bir oluşum varlığını sürdürmeye devam ederse, Türkiye bu medeniyet projesinin mutlaka bir parçası olmalıdır.

Yargıtay’ın bildirisi konusunda sizin ve partili arkadaşlarınızın görüşleri nelerdir?  

C.T: Yargının uyarı yapma diye bir görevi yoktur. Siyah beyaz kadar nettir. Yasalara aykırı bir durum varsa yargı devreye girer görevini yapar, yoksa sesini çıkarmaz. Söz konusu açılan kapatma davası ise, yargı da kuvvetler ayrımı ve denetleme dengeleme mekanizmaları çerçevesinde mekanizmanın bir parçasıdır. Demokrasiyi kuranlar, yasama ve yürütmeyi kontrol eden zihniyetin gücünü temel ilke ve değerleri yok sayarak pervasızca kullanmasını önlemek için yargı erkini bağımsız ve tarafsız ve dengeleyici bir erk olarak oluşturmaya çalışmışlardır. Yargı her zaman herkesi memnun edecek kararlar vermeyebilir. Bu kararlar gelip geçicidir. Ama esas olan demokratik kurumların varlıklarını sağlıklı bir şekilde sürdürmeleridir.  

1930 senesinde Mimar Sinan’ın mezarı açılarak kafatası ölçüldü. 1924 yılında ise istiklâl mahkemeleri birçok insanı şapka kanununa muhalefetten idam etti. Aralarında bir de ibretlik kadın vardı. Her ikisi de Atatürk’ün sağlığında gelişen bu olaylara nasıl bakıyorsunuz?  

C.T: Acıyla gülümseyerek bakıyorum. Ama her olayı döneminin şartları çerçevesinde değerlendirmek gerekli diye düşünüyorum. Unutmayalım ki, o dönemde Avrupa’da, Uzak Doğu’da, Asya’da totaliter rejimlerin ağırlığı hüküm sürüyordu. Gönül isterdi ki Türkiye bunların dışında kalabilsin. İngiltere, Fransa, Amerika gibi demokrasiden taviz vermeyen ülkeleri kendisine örnek almış olsun. Ama maalesef o dönem bizi de etkiledi.   

LDP’de parti içi demokrasi nasıl işliyor? Gençlerin partinizde yükselme şansı nedir?  

Haziran 2005′te Genel Başkanlığı devraldığımdan beri, ben ve yönetimim, partinin temel politikalarından sapılmadıkça ve yönetimde demokratik kurallar ihlal edilmedikçe, hiçbir il veya ilçe kongresine müdahale edilmemiştir ve edilmeyecektir. İl yönetimlerimize seçim dönemlerinde adaylar belirlenirken ilk sıraların Genel Merkez yetkisinde olduğu, ancak daha sonraki sıralamaların demokratik kurallar çerçevesinde illerdeki üyelerce belirleneceği garantisi verilmiştir. 2005-2008 yılları arasındaki dönemimde Türkiye’nin en genç siyasi parti Genel Başkan Yardımcısı, bir üniversite öğrencisi, LDP Başkanlık Divanında görev yapmıştır. Mart 2008 Olağan Kongremiz 30 yaş ve civarı 3 arkadaşımız Genel Başkan Yardımcısı sıfatlarıyla Başkanlık Divanına seçilmişlerdir. LDP programında seçilme yaşını yerel yönetimler için 18′e, genel seçimlerde ise 21′e çekilmesini savunan Türkiye’nin tek siyasi partisidir.   

Derin düşünce okurlarıyla paylaşmak istediğiniz duygu ve düşünceleriniz nelerdir?  

C.T: 85 senelik Cumhuriyet tarihimizde halkımız liberal demokrasi ile tanışamadı. Her şeyi devletten beklemeye alıştırıldı. Vergi verdi hesap sormayı öğrenemedi. Tanrının verdiği temel hak ve hürriyetleri siyasilerce verilen bir lütuf zannetti. Oysa bu temel hak ve hürriyetlerine sahip çıkıp kullanan halklar kalkındı, zenginleşti, refaha erişti. 20 sene önce muz çikolata vererek sınırlarından geçtiğimiz ülkeler şimdi Avrupa Birliği’nin tam üyeleri oldular. Kişi başına düşen milli gelirleri bizim çok üstümüze çıktı. Türk milleti bu şekilde yaşamaya mahkûm değil. Ülkemiz 50 senedir “kalkınmakta” olan bir ülke. Yani tüm coğrafi ve stratejik avantajlarına rağmen hala kalkınamamış bir ülke. Bu kader değil sadece kötü yönetim. Diğer tüm zihniyette siyasete ülkeyi yönetme görevi veren Türk milletinin, liberal demokrasiye de bir fırsat tanımasının zamanı çoktan gelip geçmiştir diye düşünüyorum.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/12/2009 · Kategori: tarih

wwwwww

YENİ OSMANLICILIK PROJESİNE ELEŞTİRİSEL BİR BAKIŞ (Osman ÇELİK)

GİRİŞ                                               

          vahdettin.jpgTürkiye zor bir dönemden geçmektedir. Türkiye stratejik bir kıskacın içerisine girmiştir. ABD'nin Büyük Orta Doğu Projesi ile ilintili olan stratejik kıskacın diğer köşelerini AB-IMF-Kıbrıs-Irak ve ABD oluşturuyor. Komşusu olduğumuz bölgeler yeniden şekillendirilmeye çalışılırken Türkiye'de iki siyasal proje çatışmaktadır. Bu projelerden birisi Türkiye'nin etnik merkezli bir federasyona dönüştürülmesi projesidir. [1] Bu proje diğer bir adı ise ‘Yeni Osmanlıcılık’ olarak veya ‘Türkiyecilik’dir. Diğer proje ise, siyasal Türk milliyetçiliğinin Türkiye Cumhuriyeti milli devletini kuruluş esaslan üzerinde yenileyerek 21. yüzyıla taşımayı hedeflemesidir.

        Ülkemizde son zamanlarda meydana gelmekte olan birçok olayın altında işte bu iki projenin çatışması yatmaktadır. Aslında bu çatışma yeni değildir tarihsel bir derinliğe sahiptir. Bu çatışma Türklerin önce Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya gelmelerinden ve ilk devletlerini kurmalarından Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşundan itibaren (Türklerin iktidar dışında tutulmaları/yöneten-yönetilen sorunu) var ola gelen bir iç iktidar mücadelesinin sebep ve sonuç ilişkileri ile doğu orantılıdır. Türklerin ön Asya’ya gelişlerinden itibaren kurdukları devletlerde, hem Selçuklu, hem Osmanlı’da yönetimin Türk unsurların dışında dönme ve devşirme kökenlilere bırakılmasından doğan ikili yönetim uygulamasının ortaya çıkarttığı sonuçların, Mustafa Kemal Atatürk tarafından yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda giderilmeye çalışılmış ve Göktürklerden sonra ikinci defa adı Türk olan bir devlet kurulmuştur.

       Oysa Türk toplum yapısının ve düşünce sisteminin en belirgin özelliklerinin tezahür ettiği Göktürk Devlet ve toplum yapısında Ak Budun, Kara Budun (Toplumsal sıralaması)bir çatışma ideolojisi yaratmamıştır. Ancak Büyük Selçuklu devleti ile başlayan, Anadolu Selçuklu Devleti ile devam eden ve nihayetinde Osmanlı Devleti süren bu süreçte bir toplumsal yarılma görülmektedir.

        Mustafa Kemal Atatürk’de gördüğü bu gerçeği, teorik yapısının kuruluşu İsmail Gaspıralı ile başlayan Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi fikir önderleri ile olgunlaşan Türk Milliyetçiliği ile aşmayı başarmış ve yıkılan imparatorluğun yerine yeni Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuştur. M.Kemal Atatürk, kendisini ve dayandığı erki şöyle açıklar;''Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk Milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk camiasıdır.'' Yine Mustafa Kemal Cumhuriyetin dayandığı toplumun dayanması gereken kültürüde şu sözleri ile betimlemiştir.''Bu camianın fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o camiaya dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.''(1926) Atatürk’ün Türk milliyetçiliğini tarif ettiği milliyetçilik ve Türk milleti şöyledir; ''Milliyetçilik, ırkçılık değil, bilinç birliği temelinde birleşmektir. Türkçe konuşan, Türk milli bilincine sahip olan, kendini Türk olarak duyan, Türk olarak düşünen ve yaşayan herkes Türk’tür.''[2]

         Atatürk’ün fikirlerimin babası dediği büyük fikir adamı Ziya Gökalp’in erken vefatı ve sonrasında Atatürk’ün vefatı sonucu bu büyük sorunun(ayrışma) devamını sağlamıştır. Dış destekli işbirlikçiler tarafından tarihsel gerçekliğin dışında dayatılan tarih ve sosyoloji bilimleri sayesinde dış kaynaklı olarak geliştirilen bu ayrışmanın sonucunda elde edilen bir takım çarpık kanıtlar bu gün birileri için gerçekçi veri olmuştur.  Özet bir şekilde, Türk olan bir devletin devam eden tarihi içinde binlerce yıl boyunca kan akıtarak kurduğu ancak birlikte yaşadıklarını da erkine ortak etmesinin sonucunda kayıp ettiği erkin yeniden kazanımının ifadesi olan Türkiye cumhuriyeti Devletinin kuruluşunda ki felsefenin varlığına, Türk Milliyetçiliğine olan itirazdır bu gün  dayatılan 'yeni Osmanlıcılık'.


 emperyalizm.jpgEMPERYALİZM


         Bu gün, küresel güçlerin satranç tahtası üzerinde ki taşlarından bir tanesi gibi olan Türkiye’ye bir satranç tahtasında ki taşlara verilen isim ve görevlerin şekillendirdiği gibi,  emperyalist batı tarafından, zaman zaman piyon, zaman zaman at, fil zaman zaman, kale olarak aynı oyunda ki gibi anlamlandırılıp görev verildiğini ve Türkiye’yi yönetenlerinde verilen görevleri yüklendiğini görmekteyiz.  Dış destekli olarak yaratılan iç çekişmeler Batılı küresel güçler sayesinde son iki yüz yıldır nasıl istismar ediliyorsa, bu günde öyle istismar etmektedir.

          Dünya hâkimiyeti mücadelesi veren ABD, her türlü oyunu denemektedir. Tarihsel derinliği olan ‘tek dünya devleti, tek dünya dini’  örtülü emperyalist düşüncesinin karşısında potansiyel bir güç/rakip olabilecek Türkleri ve Türklerin etki alanında olan Müslüman ve Türk devletlerinin yaşadıkları coğrafyayı kontrol etmek topraklarının kaynaklarını sömürmek için türlü oyunlarına Türkiye’yi ve Türk Milletini son iki yüz yıldır araç olarak kullanmaktadırlar.

           Tarihte, “Asya, Avrupa ve Afrika kıta’larının oluşturduğu mekâna Eski Dünya denirdi.  XVI. yüzyıl başlarına kadar insanoğlu dünyayı bu üç kıt'a ile onu çevreleyen denizlerden ibaret sanmış; XVII. yüzyılın sonlarına kadar dünya tarihi bu üç kıta’nın genellikle iskân ve ümrana müsait bölümlerinde yaşanmıştır. Eski Dünya'nın, Asya, Avrupa, Afrika karalarının toplam yüzölçümleri 85 milyon km2'dir. Türk dil ve kültürüne, Türk soyuna mensup kavimler, Türk milletinin binlerce yıla erişen ve kesintisiz bir bütünlük, süreklilik İfade eden tarihi içinde bu 85 milyon km2'lik Eski Dünya yüzeyinin yaklaşık 55 milyon km2'lik bölümünde kısa veya uzun sürelerle (yüzyıllar veya çağlar boyu) hükmetmeleri, medenî varlıkları, dil ve kültürleri, siyasî ve askerî kudretleri ile egemen olmuşlardır. Daha derli toplu bir anlatımla Asya kıt'asının hemen tamamı, Avrupa'nın ortalarına kadar uzanan vüsatte doğu yarısı ve Kuzey Afrika (Afrika'nın medeniyete açık bölümü Sudan, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas) Türk hayat egemenlik ve faaliyet alanı olmuştur.’’[3]

           İşte bu tarihi gerçektir ki; Batılılar Türkleri engellemek ve Türklerin bu etki alanlarından faydalanmak için Yeni Osmanlıcılık örtüsü altındaki emperyalist fikrin özünde de, Batının yukarda belirttiğimiz jeopolitik üzerinde ki hâkimiyet ve sömürü amaçlarının olduğu gerçeği bizzat birçok Batılı düşünürün tez olarak ortaya koyduğu sonra ‘da Pentagon tarafından yapısallaştırılan düşüncelerinden ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda B.O.Projesi ilk akla gelenlerden bir tanesidir.         

         sinir1.jpg Uzmanlar, Dünya’nın artık büyük savaşlara ve ölümlere şahit olmayacağını öngörmektedirler. Çünkü çıkabilecek bir üçüncü dünya savaşı nükleer bir savaş olacağı çok açıktır. Bu bütün insanlığın yok olması ve Dünyanın yaşanamaz bir alan haline gelmesi demektir. Oysa İnsan Dünya’daki yaşamın temel ve değişmez varlığıdır. Yaşam ancak insanın doğa ve diğer yaşam elementlerini iyi yönetmesi ile mümkündür. Yaşadığımız bilim ve bilgi çağında, insanlar birçok bilgiye çok kısa zamanda sahip olabilmekte ve dahi yeni fikirler ve düşünceler çok çabuk üreyebilmekte ve yayılmaktadır. Mekanik Hız çağı aşılmıştır, artık siber hızlı bir çağı yaşamaktayız. Bu çağın gereği olarak insanlar yeni ancak eski zaman yaşamlarının ürettikleri üzerinde inşa ettiği teknolojiler ile birlikte çoklu ideolojiler geliştirmektedir.

         İşin aslında, her yeni teknolojinin dayandığı bir dünyevi gerçek ve ideolojisi vardır.Teknolojiyi ve ideolojisini üretenler,  ideleştirdikleri teknolojiye bağımlı kıldıkları insanları ideolojik olarak da yönetmeyi istemektedirler. Dolayısı ile 21.Yüz yılın hâkim güçleri gelişen teknoloji ve uygulamalarının yardımı ile hedefe giderken toplumların stratejik aklını yok etmeyi, toplumları psikolojik operasyonlar vasıtasıyla dönüştürmeyi, karmaşaya sürüklemeyi ve sürekli propagandayla kendi menfaatleri yönünde toplumların içyapılarını değiştirerek kendi ekonomileri için daha ucuz ve az riskli bir denetim mekanizmasını uygulamayı amaçlamaktadırlar.

         Bu gün yeni Osmanlıcılık fikrini ve amaçlarını anlayabilmek için emperyalizmin tarihsel derinliğini bilmek elbette çok önemlidir. Bunun için emperyalizmin Türkiye ve Türk Milleti üzerinde ki oyunlarını I.Dünya savaşı öncesi ve II. Dünya savaşı ve sonrası ekseninde incelemeliyiz.

        Soğuk Savaş olarak adlandırılan iki kutuplu dünyanın ideolojiler mücadelesi olduğu tezinden yola çıkarak bloklaştırdıkları milletleri “dinsizlikle savaşıyoruz” sloganı altında etki alanına alan Batı,  II. Dünya Savaşı sonrası zayıf ve güçsüz kalan devletleri özgürlük ve hürriyet kavramlarının şekillendirdiği demokrasilerini teknoloji ile birlikte ihraç ettiği kültürü, kendi kültürünün esareti altına almıştır.

        Batı ve Sovyet emperyalizmleri Soğuk Savaş döneminde müttefiklerini içinde yarattıkları kültür ajanları, oluşturdukları hegonomik kukla birlikler vasıtasıyla devletler içinde sosyal, kültürel, politik, ekonomik nitelikli iç sorunlar çıkartmışlar ve sonra bu iç sorunların çözümü adına “demokrasi” veya “proleter hakları” kavramını çözüm olarak üçüncü dünya ülkesi olarak tanımladıkları ülkelerin iç işlerine karışma vasıtası haline getirmişlerdir.

       Dünyadaki hâkim güç olmalarını sağlayan bu stratejilerin devamı için ve kendi gelecek stratejilerinin gereği olarak, nüfuz bölgeleri haline getirdikleri Dünya’nın değişik stratejik bölgelerinde, suni ekonomik krizler çıkartarak milletlerin borçlanmasını ve bağımlı olmasını sağlamışlardır. Zaman zaman bağımlı kıldıkları ülkelerde çıkarttıkları bağımsızlık mücadelelerini destekler görüntü içerisinde, zaman zaman karşı çıkar durumda bazen örtülü olarak destekleyerek, kendi çizdikleri haritalarda çatışan taraflar ve bölgeleri kurgulamışlardır. SSCB’nin çöküşünden sonra ABD bu küresel oyunda tek başına kalmıştır.

       Bu gün hegemon güç ABD İnsanlara; Çatışan medeniyetler adı altında hoş görü temeline dayandırma iddiasında oldukları dinleri hoşgörü ve diyalog süreci içinde tutarak bu sayede din ve inanç hürriyeti adı altında dinleri denetleyerek ve dönüştürerek etnik temelli devletçiklerden oluşan bir dünya haline getirmeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda bu projenin Türkiye’deki adı olan “Yeni Osmanlıcılık” diye adlandırılan ideolojinin görünen yüzünün, Türkün şeref abidesi olan Osmanlı Devletini Türk insanına, verdiği gururdan faydalanarak, yeni Osmanlıcılık hegemeon güç ve yerli işbirlikçileri tarafından propaganda malzemesi yapılmaktadır.

         yeniosmanlclk2.jpgYeni Osmanlıcılık emperyalist batının etnisiteye dayalı mezhep yorumlu din devletçilikleri kurma projesinin örtüsüdür. Küreselciler, yenidünya düzeninde devletlerin bölünerek federatif veya konfederatif birlikler halinde yeniden teşkilatlandırılarak, mevcut Dünya sistemine uyumlu/bağımlı kalmalarını kontrollü bir şekilde hizmetkâr pozisyonunda tutmayı sürdürmek istemektedirler. Özetle, ‘yeni Osmanlıcılık’ yeni emperyalist düşüncelerin Türkiye’de ki yeni örtüsüdür. Yüzyıllarca Dünya hâkimiyeti için (tek din, tek devlet) yollar düşünen ancak Türklerin göğsünde patlayan Haçlı Seferleri,  Türklerin bu çok boyutlu saldırılar karşısında geri çekilmesi/yenilmesi sonucunda bu gün bir buçuk milyar Müslüman’ın emperyalist batının kölesi durumuna getirmiştir.

        Dünya hâkimiyet mücadelesinde Batıyı öne geçiren etkenlerin en başında bilim ve bilgi gelmektedir. Türklerin uzun tarihsel yolculuğunda bilim ve bilgide üstünlüğü kayıp ettiklerinden itibaren gerileme başlamış ve üstünlüklerini kayıp ettikleri görülmüştür. Bu anlamda tarihimiz içinde birçok örnekler mevcuttur. Bir örnek verecek olursak; Hicve hanı Ebulgazi Bahadır Han, Türkmenlerin Şeceresi adlı eserinde ‘Alp’ tipini şu atasözü ile dile getirmiştir.''Türkün konup göçmediği yer varmı? Türkün gezip, görmediği il varmı?'' Bahattin Ögel’e göre, bu gezip görme alışkanlığı Türklere, birçok yeni bilgi ve deneyimler kazandırmıştır.

 

            Türkler için Anadolu’nun kapıları 1040 yılından yapılan Dandanakan savaşının sonucunda 1071 yılında Malazgirt meydan muharebesi ile açılmıştır. Bu gün birçok ön-Türk tarihçisi Türkolog Türklerin Anadolu’ya çok daha önce geldiklerini ortaya belgeler ile koyuyor olsa da burada Bahattin Ögel’in yolunu takip edilecektir. ‘Bahattin Ögel, eski Türk Tarihi üzerinde yürütülen incelemelerin-elimizde bulunan maddi nesneler ve kayıtlar nedeniyle-Hunlarla başlatılması görüşündedir.’ Ona göre, tarihin yöntemi:’’Bilinen çağdan bilinmeye çağa gidiş’’olmalıdır.[4] Bu çalışmada bilinen çağın içinde kalıp, var olan derlenmiş bilgilerin ışığında “Yeni Osmanlıcılık Projesini” yapanların hangi kanıtları ne için kullandıklarını deşifre etmeye çalışacağız. Bu bağlamda ülkemizde son yıllarda medeniyetler arası diyalog ve dinler arası hoşgörü tarihsel perspektifinin bu güne yansımalarını ortaya koymaya çalışacağız.


Dinler ve Medeniyetler Arası Diyalog, Misyonerlik ve Yeni Osmanlıcılık

         

     İslam dünyasını önce çökertmek, sonra onu kendi emellerine göre yeniden kurmak ve onun efendisi olmak için Batılıların yürüttüğü tüm çalışmalara Şarkiyatçılık veya Oryantalizm, Şarkiyatçılara da sömürgeciliğin keşif kolu diyoruz. Tüm İslam ülkelerini ve hatta tüm Doğu’yu politik, sosyolojik, askeri, dini, ideolojik, ilmi, estetik ve fikir bakımdan yönetmek iddiasıyla kurumlaşan oryantalizm, misyoner mektepleri vasıtasıyla Türkiye’nin seçkinlerini büyük oranda ele geçirmiş, bizim çocuklarımızı alıp, arzu ettiği aydın tipini yetiştirmiştir.[5] Kazım Karabekir Paşa şöyle demektedir; “Misyoner teşkilatlarının iç yüzünü bilmeyen müstemleke halkının esaretten kurtulması şöyle dursun, bu teşkilata karşı kayıtsız kalan müstakil milletlerin bile geleceği tehdit altındadır.”[6] Bugün medeniyetler arası ittifak, dinler arası hoşgörü projelerinin arka planını anlamak için tarihsel boyutu bilmemiz bu gün bu projelerin amacının ve destekçilerinin deşifresinde önemlidir.

           Avrupalıların, İslam Dünyası’na hâkim olmak, İslam Dünyası’nı kendi çıkarlarına göre yeniden kurup şekillendirmek ve İslam Dünyası’nın amiri olmak için geçmişte hilafet makamını ve Osmanlı Devletini kullanmışlardı. Bu gün gelinen noktada; Prof.Dr. Nadim MACİT değerli eseri ‘’İmparatorluk politikalarında Teo-Stratejiler ve Türkiye’’ adlı eserinde bu duruma şöyle bir açıklama getirmiştir. ‘’Yeni Dünya sisteminin sınır ülkesi olarak tanımlanan Türkiye; İsa Mesih’in misyonunu tamamlama, üçüncü binyıl stratejisi bağlamında Katolik, Protestan eksenli teo-stratejik modeller ve Fener-Rum Patrikhanesi’nin faaliyetleriyle kıskaç altına alınmaktadır. Çünkü bu teo-stratejik ittifakın arkasında batının merkezi devletleri yer almaktadır. Bir taraftan politik-stratejik amaçlara bağlı olarak üretilen diyalog, hoşgörü havucuyla Türkiye; İslam coğrafyasını yeniden inşa etmenin politik-dini aracı haline getirilmek istenmektedir.’’[7]

            Anadolu coğrafyasında başlayan ilk misyonerlik hareketlerinin ’’Hıristiyanlığın yayılma devirlerinde, ilk Hıristiyan havarileri olarak nitelenen St. Andrew Skita Trakya ve Balkanlarda, Flip, Batı Anadolu’da, St. Mathew Arabistan’da çalışmış, Thaddeus İran’a, St. Mark Kuzey Afrika’ya kadar giderek, Hazreti İsa’nın dinini yaymak istemişlerdir. Tamamen amatör anlayışa yapılan bu çalışmalar sonunda Ermeni kralı Tridat Hıristiyanlığı seçmiş[8],böylece Hıristiyanlık Anadoluda hızla yayılmıştır. Tridat’ın Hıristiyan olup, Hz.İsa’nın şeriatını egemenliği altında ki halka kabul ettirmek için çalışmalara başlamasından on yıl sonra imparator Konstantin de bu yeni dine intisap etmiştir’’.[9]

          Değişen dünya stratejilerine uygun bir zihniyet, yani bakış açısı ve tutum üretmek için dinin meşrulaştırma aracı olarak kullanıldığına iyi bir örnek olarak imparator Konstantin gösterilebilir. ‘’Dini siyasi hedefler için kullanmak ve kendi dünyevi otoritelerini tahkim etmek için sahte itikatlar icat etmek bu girişimin iki misalidir. Tarih bunun örnekleriyle doludur.’ Nitekim’Kendisi dindar olmadığı halde Konstantin hem devleti ayakta tutmak hem de devlet işlerinde dinin fonksiyonlarından faydalanmak için[10] 313’te Milano Beyannamesi ile dini imparatorluk içinde serbest bırakmıştı. Bununla birlikte Bizans Hükümdarlarının emir ve isteklerine karşı gelen patriklerin görevden alındıkları ve sürgün edildikleri de bir gerçektir.[11] Bu tarihsel gerçeklikten çıkartacağımız ders dinin böyle bir amaç için de kullanılabileceğidir.

         Osmanlı İmparatorluğu, her imparatorluk gibi doğuş, yükseliş, duraklama ve çöküş evrelerinde geçerek, 1918’de ortadan kalkmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından 80 sene sonra onun ardılı olan Türkiye Cumuriyeti’nin de ağır sorunlarla karşı karşıyadır. Bir başka ifade ile ‘Osmanlı imparatorluğunun çöküşüyle bu gün Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı sorunlar çok büyük bir benzerlik göstermektedir.[12] Osmanlı İmparatorluğu 1830’da Amerika’yla bir ‘Ticaret ve Seyrüsefer Anlaşması’ imzaladıktan sonra, İngilizlerle Gümrük Birliği benzeri 1838 ‘Balta Limanı Anlaşması’nı’ imzalayarak yarı-sömürgeleşme sürecine girmiştir. Avrupa uyum yasaları benzeri 1839 ‘Tanzimat Fermanı’yla çürüme hızlanmış,1854’te yabancı devletlerden borç almaya başlayan Osmanlı, kısa sürede yabancı güdümünde bir yarı-sömürge devlet konumuna düşmüştü.[13]

        19.yüzyıl boyunca fikir ve yaşam kalitesi anlamında çığır açan gelişmeler olmuştur. Ancak 19.Yüzyıl boyunca yaşananların 20.yüzyılın başında yaşanacakların hazırlayıcısı olduğunun farkında olarak ikinci paylaşım yüzyılının 20. yüzyıl olduğu bir gerçektir. Bu bağlamda yeni yüzyılın savaşları 21.Yüzyılın savaşlarının D.Y.Ç (düşük yoğunluklu çatışma) üzerinden yürütüleceği son yıllarda meydana gelen olayların ve olayların ortaya çıkış süreçlerinden anlamaktayız. Prof.Dr. Ümit Özdağ D.Y.Ç konusunda şöyle demektedir. ‘Düşük Yoğunluktu Çatışma, doğası gereği askerî değil politik bir mücadeledir.’[14] Ülkelerin sahip olmak istediği değerlerin bir kısmı, diğer ülkelerin de sahip olmak istediği veya en azından diğer ülkeler tarafından sahip olunmasından rahatsızlık duyulan değerler ise, bunlar çeşitli yönlerden gelen tehditler ile karşı karşıyadırlar.[15] Dolayısı ile Türkiye bulunduğu jeopolitik gereği küreselcilerin hegemonya kurmak istedikleri bölgelere en yakın ve en etkin ülke durumundadır. Bu önemden dolayı bir imparatorluk bakiyesi olan topraklar üzerinde teşekkül etmiş bir milli devlet olması bu gününün dünyasını yönlendirme gayretinde olanların işlerini yapmalarına engel olmaktadır.

            Ele geçirdikleri siyasi ekonomik, kültürel üstünlüğü Osmanlı devletini’nin hâkimiyet alanı içinde ki topraklarının paylaşımı ve bu toprakların altındaki ve üstünde ki kaynakları sömürme gayretinde olan Batılı emperyalist güçler,  bu amacına ulaşabilmek için son noktada Osmanlı Devletinin ortadan kalkması projesini de içerien 1.Dünya Savaşını çıkartmıştır. İşte bu savaşın ortaya çıkması için geçen bu süreye tarihçi İlber Ortaylı “İmparatorluğu En Uzun Yüzyılı” olarak nitelendirmiştir. Bu süre içinde Osmanlı İmparatorluğu içinde meydana gelen birçok olayın faili durumun da olan Batı, bu süreç içinde birçok ayrılıkçı ve yıkıcı faaliyetleri teşvik etmiştir. Bu günde bu süreç bitmemiş ve halen devam etmektedir. 19.Yüzyıl boyunca geçen süreci modernleşme olarak nitelendiren İlber Ortaylı, şöyle demektedir; ‘İkinci Viyana bozgunundan Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar Osmanlı modernleşmesinin gerekliliğini ve koşullarını tarih hazırlamıştır.’[16] Elbette bu süreci tarih hazırlamıştır, ancak bu tarihi kim yapmış ve yazmıştır?

           19.Yüzyıl boyunca Dünya’da yaşanan gelişmeler çerçevesinde ortaya çıkmış olan Osmanlıcılık fikrinin bu gün yeni Osmanlıcılık olarak sunuluyor olması her iki fikir arasında bir benzerlik olduğu gerçeğini ortaya çıkartmamaktadır. Çünkü Osmanlıcılık fikri Osmanlı imparatorluğunun çözülme süreci içinde ortaya çıkmıştır. Osmanlıcılık fikrini savunan o zamanın bir kısım aydın ve devlet erkânı, Osmanlı devleti içinde ki farklı etnik unsurlara dayanan çok kültürlü, çok etnisiteli toplum yapısını Osmanlı milleti adı altında bir araya getirmeyi düşünmüşlerdir. Osmanlıcılığın bir proje olarak iflas etmesinden sonra devletin bütünlüğünü muhafaza etmek için uygulanan bir projede İslamcılıktır. Sultan Abdülhamit döneminde Panislamizm adı altında denenen bu projede Osmanlı Devletinin birliğini sağlamaya yetmemiştir. Sonunda Türkçülük(Türk Milliyetçiliği) sayesinde imparatorluğun son kara parçası üzerinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti teşekkül ettirilmiştir.

          Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu aşamasında fikir tartışmaları olmuştur. Bu karşı düşünceler ve fikirler imparatorluğun son yıllarında ortaya çıkan Osmanlıcılık, siyasal İslamcılık olmuştur. Bu tartışma Cumhuriyet kurulduktan sonra da bitmemiş ve halen devam etmektedir, Bu gün yeniden ortaya konulmaya çalışılan Yeni Osmanlıcılık fikrinin temel kanıtı olan farklı etnik unsurların Osmanlı milleti adı altında bir araya getirilerek Osmanlı milleti yaratılması fikri bu gün Türkiye Cumhuriyeti devleti içinde farklı etnik unsurlara dayalı toplum yapısı dayatması çerçevesinde Türkiyelilik oluşturmaktadır. Osmanlıcılık, imparatorluğun bir yüz yıl boyunca toprak ve millet bütünlüğünü koruma amaçlarına yönelik bir yol arayışı olarak ortaya çıkmıştı.

       


YENİ OSMANLICILIK

           

     Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşu ile birlikte bu fikirde Osmanlı gibi tarihi bir fikir olarak tarihteki yerini almış olmalıdır, ancak bu gün yeniden ısıtılarak önümüze konulduğunu sandığımız Osmanlıcılık fikri ile Yeni Osmanlıcılık bir birlerinden çok farklıdır. Çünkü Osmanlıcılık yeni Osmanlıcılık gibi bölmeyi değil birleştirmeyi hedeflemektedir.

            Stratejist, Ahmet Davutoğlu “Yeni Osmanlıcılık” fikrinin günümüzdeki temsilcilerindendir. “Stratejik Derinlik” adlı eserinde bu konuya yer vermiştir. Davutoğlu, ‘Fransız Devriminin oluşturduğu dinamik şartlar içinde hem Avrupa’yı sarsan milliyetçilik dalgasının iç bütünlüğü etkilemesini önlemek, hem de 1815 Viyana Kongresi ile oluşan yeni düzen içinde yer alabilmek isteyen Osmanlı idarecileri, yeni uluslar arası konjöktür ile iç siyasi kültür arasında bir denge oluşturabilmek amacıyla Osmanlıcılık akımının yönlendirdiği reform hareketlerine girişmişlerdir.’demektedir.[17]

       Bu açıklamadan da görüleceği üzere tarihsel bir geçeklik olarak batının ortaya koyduğu dayatmalar ve kurallar, tarih olarak sunulmaktadır. Oysa tarihsel olarak konuyu Türk gözü ile bakar ve incelersek Türk’ün tespiti’ni şekillendiren analiz tarihsel gerçek içinde şöyle olmalıdır.

     Başlangıçta Osmanlı imparatorluğu Fransa’nın cumhuriyetçi düşünceler yayarak krallıkları devirmeye, Avrupa’ya ve Dünya’ya egemen olmaya kalkışmasını umursamamıştı.[18] ( Çünkü’Osmanlı, Fransız Cumhuriyeti’ne başlangıçta dostluk göstermişti. Devrim günlerinde yiyecek sıkıntısı ve kitlesel açlık baş gösterdiğinde, Osmanlı ülkesi bol bol yiyecek göndererek Fransızları açlıktan ölmekten kurtarmıştır. Buna karşılık Fransa Cumhuriyeti ve Fransız generalleri, Osmanlı’nın Hıristiyan uyruklarını ayartmaya çalışmaktan geri durmadılar.’’Fransa ‘dinsizliği yayan’ , ‘halkı hayvan düzeyine indirgeyen’ ,İnsan hakları diye bir başıbozukluk bildirisi yayınlayıp bütün dillere çevirterek yeryüzünde ki bütün halkların uyruğu oldukları hükümdara karşı ayaklandırmaya kışkırtan’ bir ülke olup çıktı. Osmanlı Devleti öteki devletlerin karşı karşıya bulundukları tehlikenin içinde midir, değil midir, sorusu düşünülmeye değer. Bütün devletlerin Fransa’ya karşı birleşmeleri gerçekleşirse, bu ittifakın asılamacı, Fransa devletini savaştan önceki durumuna getirmek ve zorla aldığı bütün toprakları eski sahibi devletlere geri vermek böylece devletlerarası dengeyi sağlamak olmalıdır. Osmanlı Devleti, Fransız Devrimi ve onu izleyen benzeri hareketlerin ezilmesine var gücüyle çalışmalıdır.’İşte böyle yazıyordu dış işleri Bakanı (Reisülkütap)Ahmet efendi, Fransız Devrimi ve Cumhuriyetçilik üzerine 1798 baharında ‘Politika Dengesi’ başlıklı raporunda.

        Diğer taraftan Osmanlı Napolyon döneminde Fransa’yla savaşıyordu. Napolyon önderliğinde tüm krallıkları devirip Avrupa’yı kendi yönetimi altında birleştirerek dünyaya egemen olmak üzere kalkan Fransa, Avrupa’yı kan ve ateşe boğmuş; Avrupa devletleri Fransa’yı ancak birleşerek durdurabilmişlerdi. İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya, 1814’te Fransa yüzünden bozulan Avrupa dengesini yeniden kurabilmek üzere ‘Viyana Kongresi’ düzenlemişler ve burada ‘European Concert’ (Avrupa Korosu) adını verdikleri bir birlik kurmuşlardı.[19] Bu kongreye İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya dünkü düşmanları Fransa’yı bile çağırırken Osmanlıyı çağırmamışlardı. Çünkü Osmanlı ölüm döşeğinde ki bir devlet olarak görülüyordu.[20] Davutoğlu, tarihi yazanların anlattıklarını tarihsel bir geçekçilik olarak stratejisine temel yaparken işin esasında yaşananları görmezden gelerek kendi tezini güçlü kılmaya çalışmaktadır. İlber Ortaylı’nın İmparatorluğun en uzun yüz yılı ‘ adı altında vurgu yaptığı Osmanlı modernleşmesinin gerekliliğini ve koşullarını tarih hazırlamıştır vurgusu, Davutoğlu’nuna fikirleri’nin bezer olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak ortaya çıkan bu durumun arka planında meydana gelen olaylara ve kanıtlara baktığımızda ise Osmanlı’nın yönetiminin bir takım olayların farkında olduğunu ancak yönetim kademesinde ki basiretsizlikler veya diğer etkenlerin etkisinde kendisini Avrupa Konseyi içinde olmakla kurtarabileceği saplantısının hâkim olduğu görülmektedir.

       ab1.jpgBu günde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleceği Avrupa Birliği içinde aranmaktadır. Diğer bir deyişle, Osmanlı Avrupalılar tarafından hazırlanan plan ve projelerin yerli işbirlikçileri vasıtasıyla Osmanlıcılık veya İslamcılık denilerek Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını sağlamıştır.

       Türkiye Cumhuriyeti bu gün tarihsel derinliğe sahip olan dış güdümlü projelerin ve stratejilerin uygulaması etkisiyle bölünürse veya Osmanlı Devleti gibi ölürse, 100 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin her anlamda ılımlılaştırılmasının gerekliliğini ve koşullarını tarih hazırlamıştır mı denecektir? Veya yine Davutoğlunun tarihsel ifadesiyle ifadeyle: ABD Devriminin oluşturduğu dinamik şartlar içinde hem Avrupa’yı sarsan küreselleşme dalgasının iç bütünlüğü etkilemesini önlemek, hem de Soğuk savaş sonrası oluşan yenidünya düzeni içinde yer alabilmek isteyen Türk idarecileri, yeni uluslar arası konjöktür ile iç siyasi kültür arasında bir denge oluşturabilmek amacıyla Yeni Osmanlıcılık akımının yönlendirdiği reform hareketlerine girişmişlerdir mi denilecektir?


osmanl.jpgTANZİMAT ve OSMANLICILIK


Yusuf Akçura “Türkçülük” adlı eserinde Tanzimatçılarla, Yeni Osmanlıcılarda milliyet anlayışı başlığı altında ele aldığı konuya getirdiği açıklama şöyledir; Tanzimatçıların ve Yeni Osmanlıcıların anlayışında ‘millet’ kelimesinin anlamı çok yenidir. Gerçi bu kelimeyi Fransızcanın nasyon (La nation)’u karşılığı olarak kullanırlar. Fakat ‘Birleşmiş Fransız milleti’ ile Osmanlı Devleti’nin uyrukları olan çeşitli kavimler topluluğun, milliyet bakış açısından çok farklı olduğuna dikkat etmemiş gibi görünürler.’ [21] Bu açıklamanın yapıldığı tarih nazarı itibara alındığında ve bu günkü karşılığının Osmanlı Devletinin var olması gerektiği gerçeği ışığında bakıldığında o gün olduğu gibi bugünde geçerli olduğunu düşünebileceğimiz Yusuf Akçura’nın şu açıklaması dikkat çekicidir.’Tanzimat ve Yeni Osmanlılık akımının iyi işlenmemiş olduğuna belirgin bir kanıt da, ‘millet’’in tarifsiz kalmış olmasıdır.’[22]

  


SONUÇ

 

                   ataturk_1_haber.jpg Yıkılan çok kültürlü ve çok milletli Osmanlı devletinin yerine yeni modern Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise çok kültürlü, çok milletli değildir, yıkılan imparatorluğu temel ve asli unsuru olan Türk Milletinin hâkimiyet ve egemenliğine dayanmaktadır. Atatürk’ün tarifi ile Egemenlik ve saltanat, hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim gereğidir diye görüşme ile münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu zorla el koyuşlarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu saldırganlara hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor.[23]    

           Egemenliğini eline almış olan Türk Milleti’nin yeniden egemenliğini yeni Osmanlıcılık adı altında (Kime?) devir edeceği düşünülemez. Mücadele İslam kisvesi altına gizlenmiş, dünya’da sınırların kalktığı propagandasını yapan küreselcilerle iş birliği içinde olanlar ile Türkiye Cumhuriyeti’nin milli devlet kimliğini savunan Türk Milliyetçileri arasındadır. Bu proje işbirliğinin proje adı ise Yeni Osmanlıcılık olarak servis edilmektedir.

           Bu gün Yeni Osmanlıcılık adı ile sunulan proje Dünya’yı hâkimiyetleri altına almak isteyen ‘Tek Dünya Devleti, Tek Dünya Dini’ örtülü haçlı emperyalist projesinin sahibi küreselcilerin emellerinin örtüsüdür.

         Yeni Osmanlıcılık örtüsü altında ülkemiz tek devletli, tek Milletli, tek Bayraklı, tek dilli Türkiye’nin 36 ayrı etnik unsurdan oluşan bir çiçek bahçesine, etnik mozaiğe dönüştürülmek istenmektedir.  Yeni Osmanlıcılığı Soğuk Savaş sonrası dönemin dinamik şartlarında ortaya çıkan uluslar arası konjöktüre uyumlu bir politika olarak tariflendirmeleri onların emellerinin bedeli kanla ödenmiş vatan toprakların ve bu topraklar üzerinde ki Türk egemenliğinin küresel sermaye guruplarına peşkeş çekilmesinin örtüsü olamaz. Çünkü egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.

 



· 21. Yüz Yıl İcra Kurulu  Üyesi

[1] Prof.Dr. Ümit ÖZDAĞ, 21. YÜZYILDA TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, 7000 Yıl Yayınları, Ankara 2004

[2] Mustafa Kemal Atatürk Samsun’a ayak bastığı gün, sadarete çektiği telde aynen söyle diyordu:’’Millet yekvücut olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu ittihaz edinmiştir’’(T.C.Başbakanlık Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayını, s.28–29,1982).Saray böylece belki ilk kez ‘’Etrak-ı bi idrak’’ın gerçek kimliğinden haberdar oluyordu.

[3] Muzaffer ÖZDAĞ, Türklük ve İslamiyet, Avrasya-Bir Yayınları, Ankara 2003, s. 185 – 204

[4] Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, Osmanlıdan Günümüze Türk Toplum yapsı Bölüm I-s.15

[5] Necdet Sevinç, Osmanlıdan Günümüze Misyoner faaliyetleri s.15

[6] Necdet Sevinç, Osmanlıdan Günümüze Misyoner faaliyetleri s.15

[7] Prof. Dr. Nadim Macit- İmparatorluk politikalarında Teo-Stratejiler ve Türkiye

[8] İlk Hıristiyan Kral budur, vaftiz edildikten sonra John adını almıştır.

[9] Necdet Sevinç, Osmanlıdan Günümüze Misyoner faaliyetleri s.15)

[10] Milano Fermanı M.S 313’te Milano’da buluşan imparator Konstantin ile Licinius’un görüşmeleri sonrası imparatorlukta mevcut Hıristiyan kiliselerinin tanınması ve tüm dinlere eşit muamele edilmesi yönünde alına karar. Bu kararla birlikte Hıristiyanlara yönelik baskılara ve tatbikata son verildi.(Bknz. Şinasi Gündüz(1998:262) Din ve inanç sözlüğü Ank: Vadi yay.

[11] Prof.Dr. Nadim Macit -İmparatorluk politikalarında Teo-Stratejiler ve Türkiye s.17,M. Süreyya Şahin (1996,23)Fener Patrikhanesi ve Türkiye, İst: Ötüken yay.

[12] Cengiz Özakıncı-Türkiye’nin siyasi İntiharı Yeni Osmanlı Tuzağı. s,19

[13] Oral Sander,Ankanın Yükselişi ve Düşüşü,İmge yayaınevi 1993-2000.

[14] Prof.Dr. Ümit Özdağ-21.Yüzyılda Türk Milliyetçiliği, www.y-tm.com

[15] Yrd. Doç.Dr. Sait Yılmaz-Ulusal Savunma, Satrateji, Teknoloji, Savaş-Sunuş

[16] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En uzun yüzyılı S.28

[17] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları s,85

 

[18] (18)(Oral Sander,Ankanın Yükselişi ve Düşüşü,İmge Kitapevi Yayınları,1993,200-[Yaşlının Avrupa’da Gerilemesi,II-Fransız Devrimi’nin Etkileri]

 

[19] Viyana Kongresi: Fransız ordularının Koalisyon Orduları tarafından tümüyle yenilgiye uğratılmasının ardından, Avrupa’daki sınırları ve güçler dengesini yeniden belirlemeye yönelik kararlar almak üzere toplanmış olan kongredir. Doğal olarak bu ittifak, askeri olmaktan çok, politik bir ittifaktır.]

 

[20] Gerek Fransa gerekse Rusya kongreden 15 yıl kadar önce 1800 yılında Osmanlı’yı aralarında paylaşmak üzere gizli yazışmalar yapıyordu.Napolyon 1800’de dış işleri Bakanı ‘Topal Şeytan Talleyrand’a yazdığı mektupta:‘Osmanlı İmparatorluğu uzun süre yaşamayacaktır.Rus Çarı I. Pol’ün dikkatini bu yöne çekiniz,Osmanlı’yı paylaşmakta ortak çıkarlarımız vardır’ diyordu: Napolyon Avusturya’nın da katılımıyla bir takım tasarılar hazırlamıştı.Üzerinde karara varılan proje şöyleydi: General Masena komutasında bir Fransız ordusu Ruslara katıldıktan sonra Orenburg’dan Buhara’ya kadar olan bölgeyi işgal edecek,sonra Afganistan ve İran’ı