6/11/2009 · Kategori: yasam
"Afrika Kıtası Yılan Türleri..............
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
4/11/2009 · Kategori: yasam
| BU GİDİŞ NEREYE, [Abdurrahman Dilipak'ın yazısı] |
| impressario marco (muhsin yemez) |
wwwwww"Abdurrahman Dilipak'ın Bir çok görüşüne Katılmam,Ancak şu aşağıda okuyacağınız yazısında,Yazılananlara ve anlatılanlara,Büyük bir çoğunluğuna katılıyorum.Eski yazılarımda da sık sık Bahsettiğim gibi,Enteller,Komprodorlar,Hortumcular,Sendika Ağaları,Medya Baronları,Devletin Malını 3 kuruşa alıp yine devlete 100 kuruşa geri satanlar,Askeri ve Sivil Mafyalar,Yetim Hakkıyla sırça Köşklerde sefa sürenler,ve Daha nice niceleri saymakla bitmez.Bu saydıklarım Solda'da var,Sağda'da var,Dinci Kesimde'de var.Siyasetin içinde'de var,Bürokrasinin içinde'de var.Eğer bu Yam Yam azınlık olmasaydı,Türkiye Güçte'de,Ekonomide'de,Refahta'da "DÜNYA'DA BİR NUMARALI DEVLET, Olurdu,Ne Anarşi,ne PKK,ne şu ne Bu olmazdı.[impressario marco]İnternete düşen son Ergenekon bandında söylenen sözler inanılacak gibi değil:ATİLLA UĞUR'DAN SAVCILARA: "SİZ KİMSİNİZ LAN, KÖPEKLER!": “NET OLARAK TELEFON AÇMIŞLAR, ONU DA BEN ÖĞRENDİM. SİZ NEYİN PEŞİNDESİNİZ DİYE FIRÇALAMIŞLAR ONLARI. BEN ŞUNU DA BİLİYORUM, BEN 9 EKİM’DE SAVCILIĞA GİTTİĞİMDE, ÇAĞRILDIĞIMDA, ORADAN ÇIKTIKTAN SONRA, HABER GÖNDERDİM GENELKURMAY’A DEDİM Kİ, ‘BANA BASKI YAPIYORLAR’. BEN ÖZÜR DİLİYORUM ANA AVRAT DÜMDÜZ GİTTİM HEPSİNE, SAVCISI, POLİSİ HEPSİ ORDAYDI. SİZ KİMSİNİZ DEDİM LAN KÖPEKLER. ARAMIŞLAR GENELKURMAY’DAN BUNLARI İYİCE AĞIZLARINA SIÇMIŞLAR. NASIL BASKI YAPARSINIZ ALBAYA DİYE. ONDAN SONRA BENİM AVUKATI ÇAĞIRMIŞ BUNLAR. BAKIN BUNLAR 2-3 AY ÖNCE OLAN ŞEYLER. AVUKAT GİTMİŞ. AVUKATA DEMİŞLER Kİ, YA NE YAPIYOR SENİN MÜVEKKİL. BİZİ MAHVEDECEK, İŞTE YAPMASIN ETMESİN. BANA HABER GÖNDERİYOR. BEN DE AVUKATI AZLETTİM HEMEN, DEDİM DEFOL ANTLAŞMA YAPTIN HERHALDE BUNLARLA. YANİ BU BİR ŞEY. NETİCE İTİBARI İLE 1919’LU YILLARDA YAŞADIĞIMIZ SÜREÇ AYNI.”İşte Türkiye’de hukuk bu tehditler altında!. Şimdi Başbuğ’un çıkıp, daha önce ortaya çıkanlardan çok daha vahim olan bu açıklamalar karşısında bir şeyler söylemesi gerekir.. Bir şeyler yapması gerekir. Bu haksızlıklar karşısında daha fazla susamaz..Tango yapan hasta general Tolon Paşa ne diyordu; ‘Ah o eski günler olacaktı. Biz şöyle asar, şöyle keserdik..’Bunlar ilk kez olmuyor.Suç odağı haline getirilmeye çalışılan bir kurum var.. Eğer bu yapı tasfiye edilmezse bu çete bütün ülkeyi bir felakete sürükleyecek..İddialar inanılacak gibi değil.. “Kısmetim 1” olayını biliyorsunuz. Sahil koruma rehberliğinde uyuşturucu sevki. NATO tatbikatı için İtalya’ya giden savaş gemisiyle uyuşturucu sevki yapmışlar..Güneydoğuda, İran’dan dağdan girdirilen bir uyuşturucu yükü, Jandarma tarafından yakalanıyor.. Merkeze haber veriliyor. Helipkopterle gelip, yükü ve yük sahiplerini alıp götürüyorlar. Sonradan öğreniliyor ki, o kişiler serbest bırakılmış ve muhafaza altına alınan çuvallar sahibine verilmiş. Çünki onlar “un” çıkmış.. Sağ-sol, Alevi-Sünni çatışmaları, Kürt-Türk kavgası aslında bu derin gerçeği gizlemek ve sürdürmek adına icad edilen, aynı ülkenin çocuklarının kanları ve gözyaşları üzerinde oynanan karanlık ve kirli bir oyundur.. Bugün barış için demokratik açılıma karşı çıkanlar, bu kanlı oyunların, vurgun düzeninin sürdürülmesine arka çıkan çevrelerin, psikolojik harp taktikleri ile sokağa dökmeye çalıştıkları, iyi niyetli insanlardan oluşmaktadır büyük ölçüde..Silah, uyuşturucu sevkıyatının nasıl yapıldığını bilmeyen var mı?Ya da petrol kaçakçılığı.. Petrol kaçakçılığının üzerine gidiyoruz diye kertenkelenin kuyruğu ile oynuyorlar.. İthal edilen o kadar Solvent nereye gidiyor?Ya da petrolün rafine çıkışı belli, peki reklam edip sattıkları petrolde uyguladıkları iskontoyu nasıl açıklayacaksınız?.. Bu işi nasıl kitabına uyduruyorlar?..Sahte Marker olayı Hatay’da yakalananla sınırlı değil..Kamuya satılan petrole teklif verenler, nasıl rafineri çıkış fiyatının altında teklif verebiliyorlar?Uyuşturucu kaçakçıları büyük bir parti mal götürürken, aksi istikamette, örgütten tasfiye edilmesi gereken birilerine küçük bir paket verip ihbar ederlermiş.. Böylece Jandarma ve Polisi kurtulmak istedikleri adamın peşine salıyorlar. Onlar da başarılı bir operasyonla ödüllendiriliyor, ama asıl mal o sırada adresine ulaşıyor. Bu da bir takdik.. Her olay böyle değil kuşkusuz ama, böyle olanı da var..Zaten baksanıza, dürüst, işini yapan adama nasıl hakaret ediyor ve tehdit ediyorlar..Hazineye ya da bir KİT’e ait değerli bir arsayı ya da tesisi, kamu bankalarından birinden aldıkları düşük faizli, uzun vadeli, hatta bazan kur garantili kredi ile alıp, sonra bu aldıkları gayrimenkulün bir bölümünü o bankaya satarak ya da kiralayarak borçlarını kapatmadılar mı?Mesela Çamlıca’da değerli bir hazine arazisini işgal edip, mahkeme kararı ile üzerine geçiren “Gazeteci” yok mu? Nasıl oluyorsa hazine avukatı kararı temyiz etmiyor! Maliye işin peşine düşüyor, ama bir siyasi irade o tahkikatı da engelliyor.O gazeteci şimdi “Sadece gazeteci” mi? Yatta “yengeç yarışması” düzenliyorlar eğlence için..Düne ilişkin kamu bankalarının nasıl hortumlandığına da bir bakmak lazım.. Batık bankalardan ibaret değil skandal.. Hazine bankaları, hatta Merkez Bankası nasıl dolandırıldı!.. Hazine Bonosu sahtekarlığının üstü nasıl örtüldü!Bu vurgunlar da derin bağlantıları olan işlerdi.. Batık kredi işi, özel operasyonların finansmanı için bir tahsisatı mesture gibi mi kullanıldı yoksa?Mesela İş Bankası bu konularda hiç devreye sokuldu mu? CHP, İş Bankası ve DM arasındaki gönül bağının arkasında böyle bir ilişki olabilir mi? Aslında, İş Bankası bana göre bir yanı ile örtülü bir KİT’dir. Ve CHP ile tarihten gelen, ama hukuka uygun olmayan menfaat ilişkisinin de artık bir şekilde masaya yatırılması gerekir..Hani şu Hilafet Fonuna, Hindistan’dan Kurtuluş Savaşı sırasında gönderilen yardımla kurulan banka.. Halen CHP’nin yöneticisi olduğu bankadan söz ediyoruz.. Koçbank’tan değil. Sahi Koçbank, mesela sadece Denizli’de, o kriz günlerinde kaç işadamının ocağına incir dikilmesine sebeb oldu?..Bu arada, Dışbank ve PO’nun alımında sakın bu ve bazı benzer bankaların kaynakları kullanılmış olmasın!..Geçen gün telefonla arayan bir işadamı, piyasada dönen dolaplardan, birtakım söylentilerden söz etti. İnanılacak gibi değil. Kuşkusuz bunlar ilk kez olan şeyler değil ve hiç kimse bu tezgahta tamamen masum olma şansına da sahip değildir.. Çünki bu Mafia ve çete düzeninde, birilerine rüşvet ödemeden iş yapmak da mümkün değildir. Ve bu yapı, Media, Mafia, Sermaye, Siyaset, Bürokrasi ve STK’lar arasına sızmış kadrolarla sürdürülmeye çalışılmaktadır... Bu tür bankalardan alınan krediler de genellikle geri ödenmez. Mahsublaşılır. Bir Media grubuna dayanıyorsanız, reklamla ödersiniz.. Onun için reklam fiyatları yüksek tutulur. Gerçek reklamlarda %70-80’lere varan iskontolar uygulanır. Kamuya, ya da bu tür mahsuplaşmalar için hesap kapatmada kullanılan bir yöntemdir bu.Birini çağırıp, “Al sana kredi, şu kanalı al, senin olsun. Bize borcunu da reklamla 3 yılda öde. Ama daha sonra da bize açıktan %20 hisse ver, şu kadar da para öde, ama önce resmi hesab kapansın, sonra.” Beş parasız kanal sahibi olursun, ödemeni de, ya da alacağını, sana gösterilen birini kadrona alıp yüksek maaş ödeyerek, ya organizasyon faturası, ya da uyduruk bir dizi için ödenen astronomik rakamlarla telif gideri gösterip makbuzla ödersiniz.. 5 manken kızla Karaiblerde bir haftalık takvim çekilişi için bile milyonlarca lirayı gider göstermek mümkün..Doğan şimdi niye çırpınıyor ki, bu işler geldiği gibi gider..Simaviler nasıl o noktaya geldi ve nasıl gitti ise, o mülkün mirascıları da bu mirası devralırlar..Atilla Uğur, ya da DM gerçeği, fark etmiyor. Bunlar aynı yanlışın farklı parçaları..Bu ilişkiler böyle ortamlarda ortaya çıkıyor. Birileri kendi iktidar ve servetlerini bu kan, gözyaşı ve çalınan alın terleri ile suluyorlar..Ve artık buna bir son verme zamanı gelmiştir.Selâm ve dua ile.. |
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
3/11/2009 · Kategori: tarih

wwwwwwwww
“Tarih tekerrür eder mi, etmez mi?” Başka bir deyişle tarihsel olaylar yeni baştan yaşanır mı, yaşanmaz mı? Tartışmalı bir konu bu. Ancak, kuramsal olarak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bir ülkede geçmişte var olan ekonomik, toplumsal ve siyasal koşullar, şu ya da bu nedenle, pek benzer bir biçimde yeniden ortaya çıkarsa bunların sonuçları da benzer bir biçimde yeniden yaşama geçer. Ne var ki, bunun için tarihten hiç ders alamayacak denli bilgisiz olmak ya da geçmişte yaşananları bilerek ve isteyerek şimdiki zamana taşımayı istemek gerekir. İşin bir başka yönü daha var: Emperyalizmin boyunduruk altına almak istediği ülkelere karşı izlediği siyasa dünden bugüne özünde değişmiş değildir. Bu nedenle, emperyalist devletler, eğer planlarını gerçekleştirmekte bir engelle karşılaşmış iseler, ilk olanakta bu planlarını yeniden uygulamaya koyarlar. Bu durumda da bu çerçevede olaylar yeniden yaşanmaya başlar.
Bugün Türkiye’de yaşananlar tam anlamı ile budur. Sevr Antlaşması ile Türkiye’yi bölüp parçalayan, Osmanlı Devleti’ni bütünüyle buyrukları altında olan ve devlet demeğe bin tanık isteyen küçücük bir toprak parçasında tutsak kılarak sonunda amaçlarına ulaştıklarını sanan emperyalist devletleri Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Millî Mücadelemiz hüsrana uğratmıştır. Osmanlı Devleti’nin yıkıntıları üzerinde kurulan ve hızla gelişen Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise, bu hüsranı onlar için daha da dayanılmaz yapmıştır. Ama emperyalistler engellenen Türkiye’yi bölüp parçalama planlarından vaz geçecek değillerdi. Uygun zamanı bekleyeceklerdi. Yalnız beklemek de yetinmeyecek, Sevr’e götüren koşulları yeniden yaşama geçirmek için ellerinden geleni yapacaklardı. İşte, onlara göre, gün bugündür; yeni bir Sevr için koşullar kotarılıp pişirilmiştir!...
Ne ki, içimizden kimileri tarihten ders almayacak denli cahil ya da tıpkı o günlerin kimi Osmanlı önde gelenleri gibi işbirlikçi olsalar da Türk ulusu bu dersi almıştır. Kaldı ki, izlememiz gereken yolu da bize Atatürk göstermiş bulunuyor.
SEVR GÜNLERİNDEKİ ORTAM VE GÜNÜMÜZ
Sevr’e giden yol, 1838 yılında önce İngiltere ile imzalanan, arkasından da başka Avrupa devletlerinin katıldığı Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile çizilmiştir. Bu antlaşmayı izleyen gelişmeler ile Türkiye’yi bugünkü içler acısı duruma getiren gelişmeler arasında büyük bir koşutluk vardır. Bu gelişmeler üzerinde duracağım, ama önce Sevr Antlaşması’nın imzaladığı günlerde yaşananlar ile günümüzde olup bitenler arasında nasıl bir benzerlik olduğunu kısaca belirtmek aydınlatıcı olacaktır.
SEVR’E KARŞI ÇIKACAK AYDINLARA SÜRGÜN VE HAPİS
Ne ilginçtir ki, Sevr’e karşı çıkacak olan içlerinde gazeteciler, düşün adamları ve subaylar bulunan ve ayrıca Ali Çetinkaya gibi Yunan’a karşı silahlı direniş başlatan, Ali İhsan Sabis gibi komutasındaki birliklerin silahlarını teslim etmemekte direnen subaylar İngilizler’in emri ile önce tutuklanmışlar, sonra da Malta adasında toplanarak bir esir kampına kapatılmışlardır. Bu kişilerin kimileri de işbirlikçilerin, Ermeniler’in ve Rumlar’ın ihbarları ile belirlenmiş bulunuyordu. Sayıları 144’ü bulmuştu. Böylece, Vural Savaş’ın da belirttiği gibi, bu vatanseverler ülkeden soyutlanarak, ulusal bir direniş için herhangi bir girişimde bulunmaları engellenmiş oluyordu. Bir bölümü için ise Ermeniler’e karşı kıyım yaptıkları öne sürülmekteydi.
Önce Limni adasında esir kampına kapatılanlar ve arkasından Malta’ya gönderilenler arasında Ziya Gökalp de vardı. Bu tutsaklık süresince Ziya Gökalp eşine ve çocuklarına mektuplar yazıp göndermiş bulunuyor. Bunlardan 11 Ağustos 1919 tarihli olanında yer alan şu satırlar, bugün Silivri’de tutuklu bulunanların duyguları ile tam bir koşutluk gösterse gerektir:
“….Burada vakit kendi kendine geçer. İnsan yaşamasını bilirse, hayat zor bir şey değildir. Yaşamak için, önce insanın bir mefkûresi [ideali, ülküsü] olmalı! Mefkûre tükenmez heyecanların, ümitlerin kaynağıdır. Mefkûreler millî felaketler zamanında doğar. Bugün, Türkler’in en mefkûreli olacakları zamandır…. Mefkûreli nerede olsa vaktini duygu ve heyecan içinde geçirir. Dış etkenlerin hiçbiri, onu millî ümitten yoksun bırakamaz.”[1]
BASINDA ULUSALCI SUBAYLARA KARALAMA KAMPANYASI
O günlerde basının büyük bölümü işbirlikçi ve mandacıydı. Bunların yayınlarında ulusalcı subaylara karşı bir kampanya başlatılmıştı. Örneğin, Hukuk-u Beşer gazetesinin (ne ilginç değil mi, gazetenin adı “İnsan Hakları!”) 24 Mart 1919 günlü sayısında ordu komutanlarına “haydutlar”, “sefiller” deniliyor ve komutanlara milyonlarca altın ve gümüş akçe verildiği öne sürülmüş bulunuyordu. Haklarında bu iftirada bulunan komutanlardan biri de Mustafa Kemal Paşa idi.[2]
17 Nisan 1919’da bu kere İkdam gazetesi şu savı ortaya atacaktı: Hareket Ordusu 31 Mart isyanını bastırmak üzere İstanbul’a geldiğinde subaylar Yıldız Sarayı’na girmiş ve II.Abdülhamit’in mücevherleri ve parasına el koymuşlar ve bunları kendi aralarında paylaştırmışlarmış. Anımsatayım ki, Mustafa Kemal de Hareket Ordusu’ndaydı![3]
Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıfı Kemal Bey’in Ermenileri öldürttüğü savı ile 10 Nisan 1919’da idam edilmesi üzerine cenaze töreninde bu haksızlığa karşı duyulan tepki açığa çıkacak ve törendeki protestolara bazı subaylar da katılınca Alemdar gazetesinde Refi Cevat (Ulunay), devletin suçlu bulduğu bir “haydut”un cenazesine katılarak tepkilerini dile getiren ve devletin üniformasını taşıyan subayların yakalanarak Kemal Bey gibi yargılanmalarını isteyecekti.[4]
Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı gün, 23 Nisan 1920’de, Peyam-Sabah gazetesinde şöyle deniyordu:
“Teşkilat-ı milliye sergerdeleri [önderleri] bir türlü idrak edemediler ve hâlâ edemiyorlar ki mütarekeden beri biz bu kûşe-i şarkta [Doğu’nun bu köşesinde] bir âmil-i sulh ve selâh [barış ve düzen etkeni] olma itibariyle beyneddüvel [devletler arasında] az çok muteber bir mevki kazanabilir ve mazideki siyaseti vesaire bütün hatalarımızı unutturabilirdik. Böyle yapmak tabiatı ile saçlarını harp ve darp değirmelerinde ağartan zorbaların elinden gelmezdi….. bu mahlûklar kadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Göze görünür, açıktan açığa düşmanlar onlara bin kere müreccahtırlar [yeğdirler].”[5]
Refi Cevat, ayrıca Alemdar gazetesinde çeşitli yazılarında başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere ulusalcı subaylara ağır hakaretler savurup durmuştu. Bunlardan birkaç örnek:
“Para için memleketi satan bu herifler, para için babalarını bile satarlar.”[6] “….dört baldırı çıplağın yaptığı bu delilik için memleketin tamamen mahvolmasına göz yummak doğru olmaz.”[7] “….serseriler…. lânet olsun.”[8]
Bu sözler bugün “yandaş medya”nın yayınlarından hiç de farklı değildi.
“SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ”
Tıpkı bugün olduğu gibi o günlerde de yabancıların buyruğunda, onlardan beslenen ve ülkeyi bölüp parçalamak amacını güden dernekler, bugünkü deyişle de “sivil toplum örgütleri” vardı. Rum ve Ermeni Patrikhaneleri de bu amaçla hareket ediyorlardı.
Atatürk, Nutuk’da bu konuda şöyle der:
“….memleketin her tarafında, anasırı Hıristiyaniye [Hıristiyan unsurlar] hafî [gizli], celî [açık] hususî emel ve maksatlarının temini istihsaline, devletin bir an çökmesine sarfı mesai ediyorlar.
…..Ermeni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyeti ile hemfikir olarak çalışıyor….”
Ama Atatürk’ün şu saptaması daha önemli:
“İstanbul’dan idare olunan Kürt Teali Cemiyeti vardı. Bu cemiyetin maksadı, ecnebi tahtı himayesinde [yabancı koruması altında], bir Kürt hükümeti vücuda getirmekti.”
Kürtler, aynı amaçla, Kürt kadın derneği gibi başka dernekler de kurmuşlardı.
Bu “sivil toplum örgütleri”inden biri üzerinde, günümüzde tıpatıp benzerleri bulunduğu için, ayrıca durmak gerekiyor: İngiliz Muhipleri Cemiyeti, yani İngilizleri Sevenler/Dostları Derneği!... Bu dernek, ister istemez, bugün Avrupa Birliği’ne âşık olanlarca kurulan dernekleri ya da vakıfları çağrıştırıyor.
Cemiyet’in ne olduğunu yine Nutuk’tan izleyelim:
“Bu cemiyetin iki cephe ve mahiyeti vardı. Biri alenî cephesi ve medenî teşebbüsatla, İngiliz himayesini talep ve temine matuf idi. Diğeri hafî [gizli] ciheti idi. Asıl faaliyet bu cihette idi. Memleket dahilinde teşkilât yaparak isyan ve ihtilâl çıkarmak, şuur-u millîyi felce uğratmak, ecnebi müdahalesini teshil etmek [kolaylaştırmak] gibi hainane teşebbüsat, cemiyetin bu hafî kolu tarafından idare edilmekte idi.”
İngilizce adı The Friends of England Association olan Cemiyet’in kuruluş tarihi, 20 Mayıs 1919. Yani, Mustafa Kemal Paşa’nın vatanı kurtarmak için Samsun’a çıkışından bir gün sonra! Kurucuları Sait Molla ile İngiliz rahip Frew. Bu rahip, İngiliz istihbarat ajanıydı ama padişah onu Osmanlı Devleti’nin nişanını vererek ödüllendirmişti.[9] Tarık Zafer Tunaya, bu Cemiyet için şöyle der: “İngiliz parasıyla, İngiliz kontrolu altında İngiliz politikasının savunuculuğunu üstlenmiş Türkler tarafından kurulmuştur.[10] Demek ki, Avrupalılar’dan para alınarak sivil toplum örgütü kurmak yeni bir şey değilmiş!...
Fransız gazeteci Gaulis 1921 yılında İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin faaliyetlerini öyle özetliyor: “….Anadolu’da karışık unsurlar arasında taraftar bulabiliyor. Bu tahrikçi ajanlar birçok insanı öldürtüyor. Hadiseleri hep milliyetçilere mal etmek isteyecek, Adapazarı isyanını onlara karşı tertipleyecekler. Çerkesler nezdinde, Kürdistan dedikleri yerde, ayrıca feodallik ve klan rejiminin bulunduğu her yerde faaliyet gösterecekler.”[11]
MÜTAREKE BASINI VE AYDINLAR = “YANDAŞ” MEDYA VE “AYDINLAR”
Bugün görüyoruz ki kendilerine her nedense “aydın” diyenler bağımsız ulusal devletlerin modasının geçtiğini, Türkiye’nin demokratikleşmesi için özellikle Avrupa Birliği’nin isteklerininin yerine getirilmesi gerektiğini yazıp çiziyorlar. Kimileri de açıkça Amerika’nın süper güç olduğu, ona karşı konulamayacağı, bu nedenle de onun dümen suyunda gidilmesi gerektiği görüşünde.
Avrupa Birliği’nin dayatmalarının ülkeyi ne duruma getirdiği ortada. Bu konuda ayrıca bir şey söylemeye gerek yok. Ne ki, Avrupa Birlikçilerinin düşleri bir gün gerçekleşecek ve bu arada AB de siyasal ve hukuksal örgütlenmesi tamamlayacak olsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığının son bulacağını bir sır gibi saklıyorlar. Ama kimi zaman ister istemez bu gerçeği dile getirmek zorunda kaldıkları da oluyor. Örneğin; AKP’nin Ergun Özbudun başkanlığındaki kurula hazırlattığı Anayasa taslağının genel gerekçesinde “egemenlik yetkisi” için şöyle denilmektedir: “Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik statüsü elde etmesi halinde, Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu bazı yetkilerin Birliğin yetkili organ ve makamlarına devri kaçınılmaz olacaktır.” Bu, şu demektir: AB Parlamentosu tam anlamıyla bir yasama meclisi niteliğini kazandığı, oluşacak federal bir AB’nin de başkenti Brüksel olduğunda, bu parlamentonun çıkardığı yasalar, Türkiye’de doğrudan uygulanacak, Brüksel’deki iktidarın buyrukları ülkemizde geçerli olacaktır. Türkiye’nin bu parlamentoda nüfusu oranında temsil edilmesi de hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Çünkü, Türk temsilciler her durumda Hıristiyan büyük çoğunluk karşısında azınlıkta kalacaklardır. Bunun adı, Türkiye’nin Avrupa’nın vesayeti, emir ve komutası altına sokulmasıdır. Daha açık bir deyişle, manda yönetiminden başka bir şey değildir, hatta ondan daha da ileridir.
Halide Edip Adıvar’ın Sivas Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa’ya yolladığı ve Nutuk’da yer verilen telgraftan okuyacağımız şu satırlar mandacı kafanın o günden bugüne özünde pek de değişmediğini kanıtlayacaktır:
“…. lâzım gelen para, ihtisas ve kudrete malik değiliz ….. Tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir netice veren yeni bir hayat yaratamıyoruz….
….Filipin gibi vahşi bir memleketi bugün kendi kendini idareye kadir asrî bir makine haline koyan Amerika, bu hususta çok işimize geliyor….
….Kendimizi Amerika’ya müracaata mecbur görüyoruz….
….Sergüzeşt ve cidal [kavga] devri artık geçmiştir….”
Bu sözler Amerikan mandası yandaşlarının görüşüydü. Bir de İngiliz mandasını isteyenler vardı. Refii Cevat bunlardan biriydi ve o da örneğin şöyle diyordu:
“Hasta vücudumuzu iyileştirecek olan doktor, Anglo-Sakson ırkıdır, İngiltere’dir.”[12] “Türkler’in kendi güçleri ile adam olmalarına imkan yok, yatağımıza serilmeden önce bir kere daha ellerimizi İngiltere’ye uzatalım.”[13]
Atatürk, Nutuk’da mandacıları şu sözlerle niteler:
“Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâl-i tamme [tam bağımsızlığa] malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine [uygar insanlık] muvacehesinde [karşısında] uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesb-i liyakat edemez [hak kazanamaz.]”
Ne acıdır ki bugün de yabancılara uşaklık edenler var.
KÜLTÜR EMPERYALİZMİ
Amerikan ya da İngiliz mandasını isteyenler, bunu sağlamak için Amerika’ya başvuranlar, bir gerçeği ya görememişlerdi ya da gördükleri halde gizlemişlerdi. Oysa, bu gerçek çok açıktı: En başta Amerika, Anadolu’da bir Kürt ve bir de Ermeni devleti kurulmasını planlamış bulunuyordu. O zaman nasıl oluyordu da, kurulması planlanan bu kukla devletlerin harita üzerinde yerleri ve sınırları da açıkça gösterilmiş iken Amerika kurtarıcı olarak görülebiliyordu? Bu soruya yanıt vermeden önce bugün Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın aynı doğrultuda çizip dağıttıkları haritaları, buna karşın düzlüğe çıkmayı yine Amerikalılar’ın ve Avrupalılar’ın isteklerine boyun eğmede gösterilenleri anımsamak gerekir!
Sorunun bir yanıtı, “kültür emperyalizmi”dir. Bir başka yanıtı ise, “hıyanet”tir. Hainler üzerinde durmaya değmez. Buna karşılık, Türk ulusunu Tanzimat’tan başlayarak Atatürk’e kadar hedefine alan kültür emperyalizmi, uzunca bir süredir yine etkisini yoğunlaştırmıştır.
Kültür emperyalizmi, emperyalistlerin kaba kuvvetten de öte en güçlü silahlarıdır. Amacı, hedef ülkelerin insanlarını kendiliğinden emperyalizmin çıkarlarına hizmet eder duruma getirmektir. Kültür emperyalizmi, Batılılar’ın yenilmezliği ve üstünlüğü düşüncesini, üstün Avrupalı karşısında aşağılık duygusunu, ulusun kendine özgü değerlerinin anlamsızlığını, Batılılar’a benzeme isteğini, onların her zaman haklı olduğu kanısını v.b. insanlara aşılamaktır. Hedef ülkenin dili ve dini yozlaştırılır, tarihine yabancılaştırılır, etnik yapılar ön plana çıkarılır. Bunun da yolu, açtıkları okullar, kültür merkezleri, misyonerlik faaliyetleri, öğrencileri kendi ülkelerinde eğitmek, okullarda ve üniversitelerde yabancı dilde eğitim yapmak ve emperyalistlerin bakış açısını kökleştirmek, her türlü kitle iletişim aracını kullanmaktan geçer. Günümüzde bunların tümünü yeniden yaşıyoruz.
Tanzimat’tan başlayarak Osmanlı Devleti, tıpkı bugünkü gibi, kültür emperyalizminin uygulama alanı olmuştu. Osmanlı’da Sevr ve Mütareke yılları bu uygulamanın ne denli başarılı ve can alıcı olduğunu ortaya koymuştur. Bugün eğer kültür emperyalizminin aynı uygulamalarına bir son verilmeyecek olursa, Mütareke yıllarını yeniden yaşayacağımız kuşkusuzdur.
YENİ BİR SEVR’E DOĞRU
Sevr Antlaşması uygulanabilseydi, antlaşmanın başlıca hükümlerine göre, Osmanlı Devleti’nin elinde kalan topraklar üzerinde Kürdistan ve Ermenistan devletleri kurulacak, İzmir ve yöresi Yunanistan’a verilecekti. Ayrıca, Osmanlı Devleti’ne bırakılan toprak üzerinde de İngiltere, Fransa ve İtalya’ya nüfuz bölgeleri tanınıyordu. İstanbul uluslararası açık kent olacak, Boğazlar kendi bütçesi, yönetimi ve silahlı gücü olan bir komisyon tarafından yönetilecekti. Azınlıklara ayrıcalıklar tanınacak, askerlik yapmayacaklardı. İsterlerse Osmanlı vatandaşlığından çıkabilecekler ama yine bulundukları yerlerde yaşayabileceklerdi. Ordu, en fazla 50.700 kişi olacak, ağır silahları, uçak ve denizaltısı olmayacaktı. Donanma ise 13 küçük gemiden oluşacaktı. Fransız, İtalyan ve İngilizler’den oluşan bir malî komisyon devletin gelir ve giderlerini denetleyecek ve düzenleyecekti.
Bilindiği üzere, TBMM bu antlaşmayı imzalayanları ve onaylayanları 19 Ağustos 1919’da “vatan haini” ilan ederek, antlaşmayı tanımadığını belirtecektir.
Bugüne gelelim.
Bir kere bir Kürdistan devletinin kurulma süreci başlamış bulunmaktadır.
Çıkarılan kimi yasalarla neredeyse Türkiye’nin tümü bir bakıma Avrupa Birliği’nin nüfuz bölgesi durumuna gelmek üzeredir.
Yeni yeni azınlıklar yaratılmakta ve bunlara ayrıcalıklar tanınması istenmektedir.
TSK’nın mevcudunun azaltılması gündeme getirilmiştir.
Devletin gelir ve giderleri IMF’nin denetimi altındadır.
Açıkçası, Sevr’in kapısı bir kez daha aralanmıştır!...
Ne var ki, AB’nin bazı dayatmaları, Sevr’de yer almayan yeni yapılanmaları da gündeme getirmiş bulunuyor.
Osmanlı Devleti, hangi süreçten geçerek yaşamını Sevr ile sonuçlandırdı?
Bu soruya verilecek yanıt, ibret verici olduğu kadar, son çeyrek yüzyıldır Türkiye’de yaşananlara da ışık tutacaktır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
3/11/2009 · Kategori: siyaset
wwwwwwwwwwwMümtazer Türköne
| Ordumuzun mevcut kurumsal yapısının ve üstlendiği görevlerin eseri olan iki temel sorunla karşı karşıyayız. | |
Birincisi, dış güvenliği sağlamaktan önce kendisini siyasî güç merkezi olarak gören ve ona göre organize olmuş bir orduya sahibiz. Ordu içinde bir fitne-fesat ocağı niteliği taşıyan bu siyasî güç merkezi, düşman ordulara karşı kullanılacak savaş hilelerini ve komploları içeride fütursuzca uyguluyor ve halkına karşı örtülü bir savaş yürütüyor. İkincisi, bu siyasî güç merkezinin oluşturduğu bataklık yüzünden ordu aslî görevini layıkıyla yapamıyor. Teknik olarak hantal bir ordumuz var. Ordu içindeki siyasî güç merkezinin eseri olan bu bataklığın üstünü örtmek için kimse askerlik mesleğinin şerefini bir kalkan gibi kullanmaya kalkmasın. Bu coğrafyada güçlü, çevik ve akıllı bir orduya ihtiyacımız var. Bugün yüksek komuta heyeti hangi işle meşgul? Mesailerinin ne kadarını askerlik mesleğine, ne kadarını belge skandalına ayırıyorlar? Başından itibaren bu skandalın üstünü örtebilmek için askerlik mesleğinin şerefinden neleri feda ettiler? Bugün size "asker sözü" tabiri ne kadar güven veriyor? Peki bunların hepsi ne için? Genelkurmay Bilgi DestekDairesi'nde yıllarca çalışmış emekli bir yarbay olan dostum, benden bir soru sormamı istedi. Emekli bir orgenerale veya korgenerale çay içerken sormamı istediği soru şu: "Hem devasa bir Genelkurmay karargâhına, hem de devasa kuvvet komutanlıklarına gerek var mı? Bu karargâhlar, bir ordunun muharebe imkân ve kabiliyeti için ne iş yapar? Olmasalar, ordu yine muharebe imkân ve kabiliyeti açısından ne kaybeder?" "Alacağınız cevap muhtemelen şudur" diyerek soruya kendisi cevap veriyor: "Hiçbir şey kaybedilmez... Hatta olmasalar ordunun muharebe imkân ve kabiliyeti daha da artar." Demek ki Türkiye'nin savunma ihtiyaçları ve ordunun sevk ve idaresi ile yakından uzaktan alâkası olmayan bir karargâh yapılanması var. Halkını düşman ilan edip komplolar ve tuzaklar hazırlayan ve siyasî parti gibi çalışan bir merkez burası. Bu karargâh hangi başbakanla uyumlu bir çalışma yürüttü? Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit gibi isimlerle bile bu merkez anlaşmazlıklar yaşamadı mı? İktidarı sadece kendilerine ait tapulu bir makam olarak gördükleri için. Eğer siz bir işi prosedürlere, kurallara ve daimi kadrolara bağlarsanız kurumlaşmış olursunuz. Lahikalar ve eylem planları ile karşımıza çıkan manzara fitne-fesat faaliyetinin Genelkurmay karargâhında kurumlaştığını göstermiyor mu? Hiç haksızlık yapmayalım: Yeniçeri Ocağı'nın bu çapta fitne-fücûr üretme kapasitesi var mıydı? Hiç kimse Türk ordusunun bütününü zan altında bırakmıyor. Türk ordusunu zan altında bırakan, Türk askerinin şerefini lekeleyen bu fitne-fesat merkezi değil mi? Vatandaşının evine gizlice silah bırakan, ülkenin birlik ve bütünlüğünü zedeleyecek eylemler icra eden bir subayın askerlik şerefinden bahsedilebilir mi? Ülkenin güvenliğini, hukuku ve korumakla mükellef olduğu vatandaşlarını tehdit eden bir asker hakkında bırakın şerefi, vatana ihanetten bahsetmek gerekmez mi? Tarihimiz boyunca kaç kere tecrübe ettik ve ne kadar ağır bedeller ödedik: Siyasete giren asker vatana ihanetle kahramanlık ölçülerini birbirine karıştırıyor. Devasa karargâh yapılanması yerine, operasyonel ihtiyaçlara uygun esnek bir hiyerarşi ve geniş bir inisiyatifle hareket eden fonksiyonel askerî yapılanmaya ihtiyacımız var. Hilmi Özkök zamanında hızlanan, sonra yavaşlayan bu operatif yapılanmanın bir an önce gerçekleşmesi lâzım. Benim "Yeni ordu kurmak lâzım" derken kastettiğim şey de bu. Mevcut ordu yapımız, özellikle karargâh yapıları siyaseti tanzim gereklerine göre oluşturulmuş oligarşik bir yapı. Bu oligarşi, koskoca orduyu siyasî bir güç olarak iktidar rekabetinin içine sokuyor ve yıpratıyor. Askerliğin şerefini korumak ve Türkiye'nin savunma ihtiyaçlarını karşılamak için yeni bir ordu yapılanmasına ihtiyacımız var. |
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
26/10/2009 · Kategori: yasam
YARDIM İSTEYEN ÖĞRETMENE TECAVÜZ
İSTANBUL'da yaşayan Fas uyruklu İngilizce öğretmeni N.E. (41) geçtiğimiz cuma arkadaşlarıyla gittiği barda alkol aldı. Sabaha kadar eğlenen öğretmen, daha sonra otobüsle evine gitmek istedi. N.E. Bakırköy Terakki Caddesi'nde otobüsten inerek caddede yürümeye başladı.
Bu sırada alkollü öğretmenin yanına bir simit fırınında çalışan 22 yaşındaki M.Y. geldi.M.Y. öğretmene "Size yardım edebilirim. Benimle gelin" dedi. Daha sonra öğretmeni kendi evine götüren M.Y., N.E.'ye tecavüz etti.
Bunun üzerine öğretmen polise başvurdu. M.Y. ise verdiği ifadede öğretmenle kendi isteği doğrultusunda birlikte olduklarını söyledi.M.Y. tutuklanarak Metris Cezaevi'ne gönderildi. (Gazete Ha
bertürk)
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!
« Önceki :: Sonraki »












